Mü'mine ve Tarih ile Peygamberimizin hayatı Forumundan PeYGaMBeR EFENDİMİZİN (S.A.V) HaYaT KRoNoLoJiSi Hakkında Kısa Bilgi.
  1. #1
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    16 Şubat 2009
    Mesajlar
    2.256



    PeYGaMBeR EFENDİMİZİN (S.A.V) HaYaT KRoNoLoJiSi






    Peygamber Efendimizin (aleyhissalatü vesselam)
    Hayat Kronolojisi




    571
    Rebiülevvel ayının 12′nci gecesi (20 Nisan) Efendimiz (sas) dünyayı şereflendirdi.


    575
    Süt annesi Halime Hatun, Resulü’nü annesi Hz. Amine’ye teslim etti.


    577
    Efendimiz, Mekke ile Medine arasındaki Ebva Köyü’nde annesini kaybetti. Dedesi Abdülmuttalib Efendimizi himayesi altına aldı.


    579
    Abdülmuttalib ahirete göç etti. Efendimiz, amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başladı.


    583
    Amcası Ebu Talib’le ticaret maksadıyla Şam’a gitti. Burada Rahip Bahîra Resulü’nün beklenen son peygamber olduğunu keşfetti.


    590
    Hilfu’l-Füdul (Faziletliler Antlaşması) cemiyetine iştirak etti.


    591
    Ticarete başladı.


    596
    İkinci kez ticaret maksadıyla Şam’a gitti. Üç ay sonra Hz. Hatice Validemiz’le evlendi. Hz. Hatice’den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla, Kasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında altı çocuğu oldu.


    605
    Kâbe’nin yeniden imarı esnasında kabileler arasında çıkan anlaşmazlığı giderdi.


    610
    Hira’da ilk vahiy tebliğ edildi. Kendisine peygamberlik görevi verildi.


    613
    Safa tepesine çıkıp ilk açık tebliğini yaptı. Yakın akrabalarına tebliğ için yemekler verdi. Müslümanlara işkence yapılmaya başlandı.


    615
    Habeşistan’a ilk hicret yapıldı. Mekke’deki şiddete hedef olmaktan kurtulup dinlerini daha iyi yaşayabilmek için dördü hanım, toplam on beş kişilik bir ekip yola koyuldu. Başlarında Efendimiz’in damadı Hz. Osman vardı. Aynı yıl, Hz. Hamza ile Hz. Ömer Müslüman oldu.


    616
    Habeşistan’a 2. hicret yapıldı. On sekizi hanım olmak üzere toplam yüz bir kişi Hz. Cafer İbn Ebi Talib önderliğinde Habeşistan’a gitti. O dönemde henüz Müslüman olmayan Amr İbn As’ın, Necaşi’yi Müslümanlara sahip çıkmama konusundaki ikna çabaları boşuna çıktı. Necaşi Müslüman muhacirlere ülkesinin kapılarını açtı.


    617
    Kureyş ileri gelenlerinden 40 kişi Ebû Cehil’in başkanlığında toplandılar. Müslümanlarla alış-veriş yapmamaya, kız alıp vermemeye, görüşüp buluşmamaya, ekonomik ve sosyal her türlü ilişkiyi kesmeye karar verdiler. Bu kararı bir ahidnâme şeklinde yazıp mühürlediler ve bir beze sararak Kâbe’nin içine astılar. Böylece Müslümanları canlarından bezdirip Hz. Peygamber’in kendilerine teslim edileceğini umdular. Karara aykırı hiçbir şey yapmayacaklarına dâir yemin ederek karar hükümlerini müsâmahasız uygulamaya başladılar. Bu şekilde Müslümanlara karşı üç yıl sürecek sosyal ve ekonomik boykot başladı.

    ????: Tevbe ~ Tevbe Edenler'in Sitesi !! http://www.tevbe.org/forum//showthread.php?p=502

    619
    Boykot sona erdi. Efendimiz’in oğlu Kasım, ardından diğer oğlu Abdullah vefat etti. Kısa bir süre sonra amcası Ebu Talib öldü. Ardından da Hz. Hatice validemiz irtihal etti.


    620
    Resulü, Taif’e gitti. Orada kötü karşılandı.


    621
    İsra ve Miraç hadiseleri yaşandı. Aynı yıl birinci Akabe biatı gerçekleşti. Medineli 12 Müslüman Resulü’ne biat etti. Akabe Tepesi’nde Hz. Peygamber (sas)’le görüşüp Müslüman olan altı kişi, hac mevsimi sonunda Medine’ye döndüler. Gördüklerini, yakınlarına ve dostlarına anlatarak, Medine’de Müslümanlığı yaymaya başladılar. Bir sene sonra, hac mevsiminde Hz. Peygamber (sas) ile görüşmek üzere Medine’den Mekke’ye 10′u Hazrec, 2’si Evs kabilesinden olmak üzere 12 Müslüman geldi. Başkanları Zürâre oğlu Es’ad’dı. Medine’li 12 Müslüman “’a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık ve zinâ yapmayacaklarına, (kız) çocuklarını öldürmeyeceklerine, kimseye iftirâ etmeyeceklerine, ve Peygamber’ine itâatten ayrılmayacaklarına” dâir Peygamberimiz’in elini tutarak bîat ettiler. Peygamberimiz, Medine’ye İslam’ı anlatması için Hz. Mus’ab b. Umeyr’i görevlendirdi.


    622
    İkinci Akabe Biatı yapıldı. Müslümanlar ve ardından da Efendimiz, Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Mescid-i Nebevi inşa edildi. İlk ezan okundu.


    623
    Kıble yönü Cenab-ı Hakk’ın emriyle Kudüs’ten Mescid-i Haram’a çevrildi.


    624
    Mekkeli müşriklerle Bedir Savaşı yapıldı. Aynı yıl Beni Kaynuka Yahudileri üzerine gidildi ve onlar, Medine’den çıkarıldı. Ramazan orucu farz kılındı. İlk bayram namazı kılındı. Zekat farz oldu. Resulü’nün kızı Hz. Rukiyye vefat etti. Hz. Ali ile Hz. Fatıma evlendi. İlk kurban bayram namazı kılındı.


    625
    Uhud muharebesi yapıldı. Mekkeli müşrikler, Mekke dışındaki müşrik kabilelerden 2000 asker topladılar. Mekke’den katılanlarla, 700′ü zırhlı, 200′ü atlı olmak üzere, Ebû Süfyan’ın komutasında 3000 kişilik tam tekmil bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Müslümanların karşısında savaş durumu alan müşrik ordusu, sayıca Müslümanların 4 katından daha fazlaydı. Üstelik bunlardan 700′ü zırhlı, 200′ü atlıydı. Müslümanların ise 100 zırhı ve sadece 2 atları vardı. Uhud Savaşı’nda üç safha yaşandı: İlk safhada Müslümanlar üstün geldiler, müşrikleri bozguna uğrattılar. İkinci safhada, kaçan müşrikleri kovalamayı bırakıp, kesin sonuç almadan ganimet toplamaya koyulmaları ve Efendimiz’in yerlerinden ayrılmamalarını emrettiği okçu birliğinin görevlerini terk etmeleri yüzünden, Müslümanlar 70 şehit vererek mağlup duruma düştüler. Üçüncü safhada ise, dağılmış olan Müslümanlar, Peygamberimiz’in etrafında toplanıp, karşı hücûma geçerek, düşman hücûmunu durdurdular.


    627
    Hendek Savaşı yapıldı. Düşman saldırısını kolayca önlemek maksadıyla Efendimiz’in Medine etrafında hendekler kazdırması sebebiyle, Hendek savaşı adını alan bu muharebenin bir diğer adı da Ahzab’dır. Savaş neticesinde müşrikler mağlup olarak geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Artık onlar bundan sonra Müslümanlar üzerine yürüme cesaretini kendilerinde bulamayacaklardı. Beni Kurayza Yahudileri Peygamber Efendimiz’le olan anlaşmalarına göre Hendek savaşında Medine’yi Müslümanlarla beraber korumak zorundaydılar. Fakat bunu yapmadılar. Üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak harbin en nazik safhasında müşriklerle işbirliğine gittiler. Hendek sonra Rasulü ordusuyla Beni Kurayza üzerine yürüdü ve bu tehlikeyi bertaraf etti.


    628
    Kabe ziyareti için yola çıkıldı. Mekke’ye elçi olarak Hz. Osman gönderildi. Hz. Osman’ın müşrikler tarafından şehit edildiği haberini alan Efendimiz, sahabilerinden müşriklerle çarpışma mevzuunda biat aldı. Bu biata Rıdvan biatı denir. Bu haberi alan müşrikler, Hz. Osman’ı serbest bıraktılar. Müşrikler Müslümanların Kâbe’yi ziyaret etmemeleri konusunda çok kararlıydılar. Bunun üzerine Efendimiz’e bir heyet gönderip anlaşma imzalamak istediler. Rasulü, ilk bakışta Müslümanların aleyhinde gibi görünen ama daha sonra lehine dönen anlaşma maddelerini kabul etti. Bu şekilde Mekkeli müşriklerle Hudeybiye barışı imzalandı. Maddelerin detayı şöyleydi: Taraflar 10 yıl harp etmeyecekler. Müslümanlar bu yıl Mekke’ye girmeyecekler, gelecek sene Kâbe’ye gelebilecekler. Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler Müslümanlara iade edilmeyecek, fakat Mekke’den Medine’ye Müslüman dahi olsalar iltica edenler istendiği takdirde geri verilecek. Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimiz’le, isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacak.


    629
    Dönemin hükümdarlarına İslam’a girmeleri için mektup gönderildi. Peygamber Efendimiz, İslam’a davet maksadıyla ashabından Dihyetü’l-Kelbi’yi Rum Kayseri Heraklius’a, Amr b. Ümeyye ed-Demri’yi Habeş Necaşi Ashame’ye, Abdullah b. Huzafe’yi İran Kisra’sı Hüsrev Perviz’e, Hatıb b. Ebi Beltaa’yı Mısır Firavun’u Mukavkıs’a, Salit b. Amr’ı Yemame valisi Hevze b. Ali’ye, Şuca’ b. Vehb’i Gassan Meliki Münzir b. Haris b. Ebi Şimr’e gönderdi. Aynı yıl Hayber savaşı yapıldı. Hayber’in fethi ile hemen hemen Arabistan’daki bütün Yahudiler İslam devletine tabi duruma gelmiş sayılıyordu. Ayrıca Bizans’la Mute muharebesi de bu yılda yapıldı.


    630
    Mekke fethedildi. Kâbe putlardan temizlendi. Mekke fethi ile Kureyş’in hemen hemen tamamı İslam’la şereflendi. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müspet tesirler bırakmış ve onların İslam ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alaka duymasına sebep olmuştu. Bununla birlikte gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin kabileleri bunların başında yer alıyordu. Büyük bir ordu hazırladılar ve iki ordu Huneyn’de karşılaştı. Huneyn savaşında Müslümanlar galip geldi. Bizans üzerine Tebük seferi yapıldı. Bizans ordusu giriştikleri savaş hazırlıklarından cesaret edemedikleri için vazgeçtiler ve İslam ordusu karşısına çıkamadılar.


    632

    Efendimiz veda haccını yaptı. Rahatsızlandı ve ardından 8 Haziran’da vefat etti.









    PeYGaMBeR EFENDİMİZİN (S.A.V) HaYaT KRoNoLoJiSi Mumine Forum

  2. #2
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    16 Şubat 2009
    Mesajlar
    2.256
    Reklam




    Efendimizin Hayat Kronolojisi (4/1)
    İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Hayat kronolojisi -I-

    İslâmiyet'ten önce Arabistan'ın durumu
    İslâmiyetten önce Araplar koyu bir cehalet içinde idiler, okuma-yazma bilenler yok denecek kadar azdı. İnsan haklarına riayet yoktu. Güçlü olanlar zayıfları eziyordu. Haklarının bir çoğundan mahrum olan kadın, sanki bir eşya gibi alınıp satılıyordu. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerek öldürmek adet haline gelmişti ve yürekler acısı bu duruma kimse dur demiyordu.

    Tek inancı unutulmuş, insanlar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyorlardı. Kabe'nin içinde 360'dan fazla put vardı. Halbuki Kabe, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından 'a ibadet için yapılmıştı. Ayrıca her evde de bir put bulunur, aile fertleri ona tapardı, içki, kumar ve her türlü ahlâksızlık toplumu sarmış, insaf ve merhamet duyguları kalplerden silinmişti. Dünyanın diğer ülkelerinde yaşayan insanların durumu ise daha kötü idi.

    Karanlıklar içinde kalan, insanlığı bu korkunç durumdan kurtaracak, insanlara dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösterecek olan son Peygamberin gelmesine büyük ihtiyaç vardı.


    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in nesebi (soyu)
    Hz. Muhammed (s.a.s.)'in babası Abdullahtır. Abdullah'ın babası, Kureyş kabilesinin Haşimoğulları kolundan ve Mekke'nin ileri gelenlerinden Abdülmuttalib'tir. Annesi, Kureyş kabilesinin Zühre oğulları kolundan Vehb'in kızı Âmine'dir.

    Hem baba hem de ana tarafından temiz ye şerefli bir aileye mensup olan Hz. Muhammed'in soyu Hz. İbrahim'e dayanır.

    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in doğumu
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), 571 yılı Nisan'ın 20'sine rastlayan Rebiu'levvel ayının 12. pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke'de dünyaya geldi.

    O'nun doğduğu sabah dünya nurla doldu. Babası Abdullah O'nun doğumundan iki ay kadar önce öldüğünden biricik oğlunu göremedi.

    Hz. Âmine böyle nur topu gibi bir çocuk dünyaya getirince, dedesi Abdülmuttalip büyük bir ziyafet vererek sevgili torununa Muhammed adını koydu.

    - Torununa ne ad koydun? diye soranlara:
    - Muhammed, adını koydum, dedi. Onlar:
    - Ataların arasında böyle bir ad yoktu. Bu adı koymaktan maksadın nedir? deyince,

    Abdülmuttalip:
    Umarım ki O'nu gökte Hak, yerde halk övecektir, diye cevap verdi.

    Peygamberimizin doğduğu gece dünyada olağanüstü bir çok olaylar meydana geldi. O gece İran'da Hükümdar (Kisra) sarayının ondört sütunu yıkılmış, Sava gölü kurumuş, bin yıldan beri yanan mecusiler (ateşe tapanlar)'in tapındıkları ateşler birdenbire sönmüştü. Bu olaylar, gelecekte İran saltanatının yıkılacağına,00 Bizans İmparatorluğunun çökeceğine ve putperestliğin ortadan kalkacağına işaret ediyordu. Gerçekten de öyle oldu.


    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in çocukluğu
    Mekke ileri gelenlerinin bir âdeti vardı. Yeni doğan çocuklarını Mekke civarında yaşayan kabilelerdeki sütannelere verip baktırırlardı. Çünkü, Mekke'nin havası ağır ve sıcak olduğundan çocuklara iyi gelmezdi.
    Peygamberimizi Hz. Amine üç gün, Süveybe hatun da iki gün emzirdi. Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.s.) Sa'd kabilesinden Halime adında bir sütanneye verildi. Halime O'nu öz evladından çok sever, esen rüzgardan bile sakınırdı. Halimenin küçük kızı ve Hz. Muhammed'in süt kardeşi olan Şeyma da O'nu çok sever, daima onunla beraber oynardı. Bu yetim çocuk aileye büyük uğur getirdi. Halime'nin kocası bir gün şöyle demişti:

    "Halime, bu çocuğun ayagı bize çok uğurlu geldi. O, evimize ayak bastığı günden beri hayvanlarımızın sütü, sütümüzün yağı çoğaldı. Evimize bereket doldu. Elimiz genişledi. Ben bu çocukta bir başkalık seziyorum."

    Hz. Muhammed (s.a.s.) bu ailenin yanında beş yıl kaldıktan sonra Mekke'de ailesinin yanına getirildi.
    Hazreti Muhammed (s.a.s.)'nin annesi Amine'nin Medine'de akrabaları vardı. Hem onları görmek hem de oğluna babasının mezarını ziyaret ettirmek maksadıyla Amine çocuğu ile beraber Medine'ye gitti. Medine'de bir ay kaldılar. Peygamberimizin babası Abdullah'ın mezarını ziyaret ettiler. Hazreti Amine çocuğu ve yanında hizmetçisi Ümmü Eymen ile birlikte Mekke'ye dönmek üzere yola çıktı. Akşam üzeri Ebva köyüne ulaştılar ve geceyi burada geçirdiler.

    Hz. Âmine burada hastalandı. Yanıbaşına oturttuğu biricik yavrusunu şefkatle öptü. Hasretle bağrına basarak okşadı. Öleceğini ve oğlundan ayrılacağını hisseden anne bir daha dünya gözüyle göremeyeceği oğlunun yüzüne bakarak şunları söyledi.

    "Her yeni eskiyecek ve her şey yok olacaktır. Bende öleceğim. Fakat gam yemem. Çünkü temiz bir çocuk doğurdum. Dünyaya büyük, hayırlı bir varlık bırakıyorum."

    Bu sözlerden sonra Âmine gözlerini hayata yumdu. O sırada Hz. Muhammed (s.a.s.) altı yaşında idi. Ümmü Eymen çocuğu alarak Mekke'ye döndü.

    Baba ve anneden öksüz kalan Hz. Muhammed'i dedesi Abdulmuttalib yanına aldı. Peygamberimiz iki sene onun yanında kaldı. Abdulmuttalib'in ölümü yaklaşınca torununu Peygamberimizin amcası Ebû Talib'e teslim ederek O'na çok iyi bakmasını vasiyet etti. Peygamberimiz o zaman sekiz yaşına gelmişti. Ebû Talib ve eşi Fatma Hanım çocuğu iyi baktılar. O'nu öz çocukları gibi sevdiler.


    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in seyahatleri
    Amcası Ebû Talib ticaretle uğraşırdı. Bir seferinde Hz. Muhammed'i beraberinde götürdü. Şam yakınında Busra kasabasına uğradılar. Orada Bahira adında bir papaz ile karşılaştılar.

    Bahira, Tevrat ve İncil'de adı ve sıfatları yazılı olan son Peygamberin alametlerini bu çocukta gördü. Bunun üzerine O'nu Mekke'ye geri götürmesini; çünkü Yahudiler tarafından çocuğa bir kötülük gelebileceğini Ebû Talib'e söyledi. Ebû Talib, Bahira'nın bu tavsiyesine uyarak Şam'a gitmekten vazgeçti ve alışverişini burada tamamlayarak geri döndü.

    Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de amcası Zübeyr ile birlikte Yemen'e gidip gelmişti.


    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ticaret hayatı
    Kureyş'in ileri gelenlerinden dul ve zengin Hatice adında bir kadın, bazı kimselere sermaye verip ticaret ortaklığı yapıyordu. Hatice, Hz. Muhammed'e sermaye vererek O'nu bir ticaret kervanı ile Suriye'ye yolladı.

    Hz. Muhammed (s.a.s.) ticaret hayâtında da doğruluk ve dürüstlüğü sayesinde üstün başarı sağladı. Bu sebepledir ki, düzenlediği her ticaret kervanından, beklendiğinden daha çok kârla döndü. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'le yaptığı ticaret ortaklığından çok memnun kaldı.

    Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Hz. Hatice ile evlenmesi ve çocukları
    Şam seferinden döndükten sonra Peygamberimiz, Kureyş kabilesinin bu asaletli ve zengin kadını Hatice ile evlendi. Hz. Muhammed o zaman yirmibeş yaşında idi, Hatice ise kırk yaşına gelmişti. Mutlu bir aile yuvası kuruldu.

    Hz. Muhammed'in üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunlardan altısı Hz. Hatice'den, biri Mariye'den doğmuştur. Erkek evlatları Kasım, Abdullah ve İbrahim'dir. Kız çocukları Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve Fatıma'dır. Kasım ile Abdullah Peygamberlik gelmeden önce küçük yaşta Mekke'de öldüler. İbrahim ise Hicretten sonra Medine'de doğdu ve küçük yaşta orada vefat etti. Kızlarının hepsi büyüdü ve evlendiler. Hz. Fatıma'dan başka üç kızı Peygamberimizden önce vefat etti. Peygamberimizin nesli Hz. Ali ile evlenen Hz. Fatıma ile devam etmiştir.


    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Kâbe’nin onarımı esnasındaki hakemliği
    Bazı yerleri selden yıkılan Kabe'yi Mekkeliler tamir etmeye başladılar. Duvarlar yükselip sıra "Hacerü'l-Esved" adı verilen kutsal siyah taşı, Kabe duvarındaki yerine koymaya gelince, her kabile bu şerefi kazanmak için adeta birbirleriyle yarışa koyuldular. Hatta bu yüzden aralarında anlaşmazlık ve kavga çıktı. Sonunda gerçekten güvenilir ve doğru bir kişi olduğuna inandıkları Hz. Muhammed'i hakem yapmaya ve O'nun vereceği hükme razı olmaya karar verdiler.

    Hz. Muhammed "Hacer'ül-Esved"i bir yaygı üzerine koydu. Yaygının uçlarından kabile başkanlarına tutturdu. Hep birlikte taşı yukarı kaldırdılar. Hz. Muhammed taşı mübarek elleriyle duvardaki yerine koydu. O'nun bu uzlaştırıcı davranışı herkesi memnun etti. Böylece büyük bir anlaşmazlık ortadan kalkmış oldu. Bu olayın meydana geldiği sırada Hz. Muhammed otuzbeş yaşında idi.

    Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamberliğinden önce de son derece doğru ve güvenilir bir kişiliğe sahipti. Bu özelliğinden dolayı halk arasında kendisine "Muhammedü'l-Emin" yani "Güvenilir Muhammed" deniliyordu. Herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Temiz ve örnek yaşayışı ile toplumda bir yıldız gibi parlıyordu. Yüce , onu en iyi bir şekilde terbiye etti. Ahlak ve faziletle donattı. Çünkü insanlığın kurtuluşu için O'nu peygamber olarak görevlendirecekti.


    İlk vahiy (m. 610)
    Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşına geldiği zaman kendisinde bazı değişiklikler görülmeye başladı. Yanına azığını alıp Mekke yakınında Hira dağındaki mağaraya çekilir, burada yalnız başına günlerce kalır, kâinatı yaratan 'ın büyüklüğünü düşünürdü. Rüyada ne görürse gördükleri aynen çıkıyor. Kimsenin göremediği ve bilemediği bir çok gerçekleri apaçık görüyordu. Bu durum altı ay kadar devam etti. Yüce böylece O'nu terbiye ederek Peygamberliğe hazırlıyordu.

    Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâdi 610 yılının Ramazan ayında bir pazartesi gecesi yine Hira dağındaki mağaraya çekilmiş, bütün varlığı ile 'a yönelmişti.

    Bu sırada Cebrail (s.a.s.) kendisine göründü ve: - Oku, dedi.

    Hz. Muhammed (s.a.s.): -Ben okuma bilmem, dedi.

    Cebrail ikinci defa "Oku" dedi Hz. Muhammed (s.a.s.) yine "Ben okuma bilmem" dedi.

    Cebrail (s.a.s.) üçüncü defa "Oku" deyince, Hz. Muhammed "Ne okuyayım" diye sordu. O zaman Cebrail (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'de Alâk sûresinin başında yer alan şu anlamdaki ayetleri bildirdi:

    "Yaratan Rabbının adıyla oku,
    O, insanı kan pıhtısından yarattı,
    Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir.
    Kalemle yazmayı öğreten O'dur. İnsana bitmediğini O öğretti."

    Böylece Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk vahiy gelmiş, Kur'an ayetleri inmeye başlamıştı. Bundan sonra Melek kayboldu. Okunan ayetler Peygamberimizin kalbine yazılmış, gibi kendisi de bunları okumaya başladı.

    İlk vahyin ağırlığı, aldığı vazifenin büyüklüğü ve duyduğu sorumluluk duygusunun tesiriyle eve döndü. Başından geçenleri Hz. Hatice'ye anlattı. Hz. Hatice O'nu teselli ederek şöyle dedi: "Müjdeler olsun! Sebat et. Hayatımı elinde bulunduran 'a yemin ederim ki sen bu ümmetin Peygamberi olacaksın, Yüce seni asla bırakmaz. Çünkü sen akrabalık haklarına riayet edersin, sözünde doğrusun, güçlüklere dayanırsın, misafirleri ağırlarsın, felakete uğrayanların yardımına koşarsın. Böyle olan kulunu yalnız bırakmaz."


    Fetret devri
    Alâk sûresinin ilk beş ayeti indikten sonra vahy bir müddet kesildi. Cebrail (s.a.s.) görünmez oldu. Aradan geçen bu müddet, Hz. Muhammed'in vahyi karşılamaya iyice hazırlanması içindi. Nitekim Peygamberimiz İlâhi vahyin tekrar gelmesini bütün gönlü ile istemiş ve onu kabule hazır duruma gelmişti.

    Bunun üzerine Cebrail (s.a.s.) O'na göründü ve Müddessir sûresinin ilk ayetlerini getirdi. Bu ayetlerin anlamı şöyledir:

    "Ey örtüsüne bürünen (Muhammed), Kalk da uyar, Rabbini yücelt, Giydiklerini temiz tut, Kötü şeyleri terke devam et."

    Bundan sonra vahyin gelişi aralıksız devam etmiş ve Kur'an-ı Kerim 23 senede tamamlanmıştır.

    Yukarıda belirtildiği üzere ilk vahiyden sonra geçici bir müddet vahyin kesildiği bu döneme "Vahyin Fetreti Dönemi" denir.

    İslâm'a davetin başlaması
    Vahyin gelmesi ile Peygamberlikle görevlendirilen Hz. Muhammed (s.a.s.) Peygamberliğini önce güvendiği kişilere söylüyor ve onları İslâm'a davet ediyordu. İlk müslümanlar ibadetlerini gizli yapıyorlardı. Bu durum üç yıl kadar devam etti. Bu arada Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı da otuzu geçti.


    İlk Müslümanlar
    Peygamberimize önce sadık eşi Hz. Hatice, ondan sonra çocuklardan Hz. Ali, köle iken hürriyetine kavuşmuş olan Zeyd b.Harise ve büyüklerden Hz. Ebu Bekir iman ederek müslüman oldular.


    Habeşistan'a yapılan ilk hicret
    Müşriklerin Müslümanlara yaptıkları eziyet her geçen gün artıyordu. Müslümanlar ibadetlerini serbestçe yapamıyor, açıktan Kur'an okuyamıyorlardı. Bu sebeple Hz.Peygamber, müslümanların daha emin bir yer olan Habeşistan'a hicret (göç) etmelerine, izin verdi.

    Onbir erkek ve dört kadından oluşan ilk kafile, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in, Peygamberliğinin beşinci yılında Mekke'den gizlice çıkarak Kızıldeniz yoluyla Habeşistan'a gitti. İçlerinde Hz. Osman ve eşi Peygamberimizin kızı Rukiye de vardı. Orada çok iyi karşılanan müslümanlar, güvenli ve huzurlu bir hayata kavuştular.

    İlk giden kafilenin iyi karşılandığını duyan müslümanlardan 80 kişilik ikinci bir grup daha bir yıl sonra oraya hicret ettiler. Bunların başında Hz. Ali'nin kardeşi Cafer-i Tayyar bulunuyordu.


    Habeşistan kralı Necaşi'nin Müslümanlara karşı tutumu
    Mekkeli Müşrikler, Müslümanların Habeşistan'da huzura kavuşmasından rahatsız oldular. Onları geri çevirmek için Habeş Kralı Necaşi'ye bir çok hediyelerle birlikte iki elçi gönderdiler. Elçiler müslümanları kendilerine teslim edip geri göndermesini Necaşi'den istediler. Hristiyan olan Necaşi, müslümanları çağırarak İslâmiyet hakkında bilgi aldı. Her iki tarafı dinledikten sonra Müslümanları haklı buldu ve elçiler eli boş olarak geri dönüp Mekke'ye geldiler.

    Bundan sonra Necaşi müslümanları eskisinden daha çok himaye etmeye başladı. Müslümanlarla Habeşistan'ın yerli halkı çok iyi geçindiler.


    İslâm'a davetin açıktan yapılması
    Peygamber Efendimiz, İslâm'a daveti üç yıl gizlice yaptıktan sonra şu anlamdaki ayetlerin nazil olmasıyla halkı açıktan İslâm dini'ne çağırma dönemi başladı:

    "Sen, en yakın akrabalarını uyar, mü'minlerden sana uyanlara rahmet ve hidayet kanatlarını indir. Şayet sana âsi olup karşı dururlarsa, Onlara: -Ben sizin işlediklerinizden tamamen uzağım, de." (Şuarâ Suresi, 214-216)

    "Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan apaçık bildir. Müşriklerden yüz çevir." (Hicr Suresi, 94)
    Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.), önce yakınlarını evinde toplayıp bir ziyafet verdi. 'tan aldığı emirleri tebliğ ederek onları İslâm dinine davet etti. Amcası Ebû Leheb Peygamberimize karşı çıkarak toplananları dağıttı.

    Bundan bir müddet sonra Peygamberimiz davetini genişletmek amacıyla Safa tepesine çıktı. Buradan bütün Mekke halkına seslendi. Onun sesini duyanlar etrafında toplandılar.

    Peygamberimiz (s.a.s.) orada toplananlara: - Size şu tepenin arkasında bir düşman ordusunun bulunduğunu haber versem bana inanır mısınız? diye sordu.

    Hepsi birden: - Evet inanırız. Çünkü senin yalan söylediğini hiç duymadık, dediler. Bunun üzerine

    Peygamberimiz onlara şöyle dedi: - "Öyleyse biliniz ki beni Peygamber olarak seçti. Bana melek aracılığıyla kendi kelâmını gönderdi. İnsanları Hak din olan İslâm'a davet etmemi emretti. birdir. O'ndan başka Tanrı yoktur. Ben de size ve bütün insanlara gönderilen O'nun Peygamberiyim."
    Orada bulunan Ebû Leheb ayağa kalkarak Peygamberimize karşı kırıcı sözler söyledi. Bunun üzerine toplantıya katılanlar dağıldılar. Böylece bu toplantıdan da bir sonuç elde edilemedi.


    Müşriklerin Müslümanlara yaptıkları zulümler
    Müslüman olanları dinden çevirmek, İslâm nurunu söndürmek için müşrikler, müslümanlara eziyet ediyor, çeşitli zulüm ve işkencelerde bulunuyorlardı.

    İslâm'ın en büyük düşmanlarından Ümeyye b. Halef Bilâl-i Habeşi'yi kızgın kumlara yatırıp göğsüne de taşları yığarak saatlerce güneşin altında tuttuktan sonra:

    - Eğer müslümanlıktan vazgeçmezsen seni böyle öldüreceğim, diyor, bundan sonuç alamayınca Bilâl'ın boynuna ip takarak Mekke'nin bir tarafından öbür tarafına sürüklüyordu. Bu vahşice işkenceler altında ezilmesine rağmen Hz. Bilâl, " birdir, birdir" diye haykırıyordu. Nihayet Hz. Ebû Bekir, Bilâl'ı satın alarak hürriyetine kavuşturdu ve zalim Ümeyye'nin elinden kurtardı.

    İlk müslümanlardan Ammar bin Yasir, kızgın kumlara yatırılarak bayılıncaya kadar dövülmüş, anası Sümeyye, Ebû Cehil tarafından mızrak darbesiyle kanlar içinde yere serilerek öldürülmüş, babası Yasir de müşriklerin işkenceleri ile can vermişti. Yasir ile eşi Sümeyye Hatun ilk İslâm şehitleri unvanını almışlardır.

    Yine Habbab bin Eret, yanmakta olan kıpkırmızı kömürlerin üzerine yatırılarak, Ebû Fukayha ise ayağına bağlanan iple kızgın kumların üzerinde sürüklenerek inançlarından dolayı dayanılmaz eziyetler çekiyorlardı. Bunlardan başka daha bir çok müslüman, müşriklerin zulmüne uğramıştı. Buna rağmen gerçek iman sahipleri işkencelerden yılmadılar, İslâm'dan dönmediler,

    Hz. Ebû Bekir'in İslâm'a büyük hizmetlerinden biri de; müslümanlığı kabul ettiği için zulme uğrayan bir çok köle ve cariyeyi satın alarak kurtarmış olmasıdır.




  3. #3
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    16 Şubat 2009
    Mesajlar
    2.256
    Efendimizin Hayat Kronolojisi (4/2)
    İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Hayat kronolojisi -II-

    Hz. Muhammed (s.a.s.)'e en çok düşmanlık yapanlar
    Müşrikler, gerek Peygamberimize gerekse müslümanlara eziyet etmekten geri durmuyorlardı.

    Peygamberimize en çok düşmanlık yapanlar şunlardır:

    1- Ebû Leheb: Peygamberimizin öz amcası olmasına rağmen İslâm'ın en büyük düşmanı idi. Daha ilk günden itibaren Peygamberimize karşı çıkmıştı. Karısı da Peygamberimizin geçeceği yollara her fırsatta diken koyardı. Tebbet sûresi bu ikisi hakkında inmiştir. Ebû Leheb, Bedir savaşında müslümanların zafer kazandığını öğrenince kahrından ölmüştür.


    Ebû Leheb'in oğlu Uteybe bir defasında Peygamberimize hücum etmiş, yakasından tutarak gömleğini yırtmıştı. Peygamberimiz onun bu hareketinden son derece üzülmüş ve: "Ya Rab. Uteybenin üzerine canavarlarından birini musallat et" diye dua etmişti. Sevgili Peygamberinin duasını kabul etti. Uteybe Şam'a giderken yolda bir arslan çıkıp onu parçaladı. Böylece Peygambere yaptığı hakaretin cezasını bulmuş oldu.

    2- Ebû Cehil: Peygamberimize en çok düşmanlık edenlerin başında gelir. Müslümanlara çok eziyet etmiş. Ammar b. Yâsir'in annesini inancından dolayı öldürmüştür. O da, Bedir savaşında öldürülerek cezasını bulmuştur.

    3 - As b. Vail: Peygamberimize düşmanlıkta ileri giden bu adam, Peygamberimizin oğlu Kasım öldüğü zaman, "Muhammed'in soyu kesildi" diyerek alay etmiş, evlat acısıyla yüreği yanan Peygamberimizi çok üzmüştü. Kevser süresindeki, "Asıl soyu kesilen, ismi unutulan, sana kin ve düşmanlık eden kimsedir" ayeti bunun hakkında nazil olmuştur. As b. Vail, Mekke civarında bir dağ geçidinden geçerken bindiği hayvan onu yere düşürerek bacağını ısırmış ve bu yaradan ölmüştür.

    4-Velid b.Muğire,

    5-Ümeyye İbni Halef,

    6- Utbe b. Rebia da Paygamberimize düşmanlık yapanların başında gelenlerdendir.


    Kureyş’in İslâm'a düşman olmasının sebepleri
    1- İslâm dini sınıf farklarını ortadan kaldırıyor, insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu, köle ile efendinin katında bir olduğunu ilan ediyordu. Kureyş'in ileri gelenleri, bu eşitliği kabul etmemiş, mevkilerinin ellerinden gideceğinden korktukları için İslâm'a düşman olmuşlardı.

    2- Arapların ticaret merkezi Mekke idi. Mekke'de bulunan Kabe'nin içinde 360 kadar put vardı. Arapları oraya çeken şeyin putlar olduğunu, İslâmiyet putları kaldırınca Mekke'ye kimsenin gelmeyeceğini, dolayısıyla geçimlerini sağladıkları ticaretin ortadan kalkacağını sanıyorlardı.

    3- Arabistan'da yüzyıllardan beri putlara tapma kökleşmişti. İyi ile kötüyü birbirinden ayırdetmekte güçlük çeken ilkel milletler, atalarından gördükleri şeylerden kolayca vazgeçmezler, yeniliklere düşman olurlar. İşte İslâm dini arapların alışageldikleri puta tapmayı ortadan kaldırıyor, tek inancını getiriyordu.

    4- Araplarda millete başkan olabilmek için liyakat, fazilet, yetenek gibi nitelikler aranmazdı. Sadece iki şart aranırdı. Bunlardan biri zenginlik, diğeri de çok evlat sahibi olmaktı.

    Hz. Muhammed'de bunlar yoktu. Öyleyse onu kendimize önder kabul edemeyiz diyorlardı. Ayrıca Haşimiler ile Emeviler arasında eskiden beri devam eden kabile reisliği rekabeti vardı. Hz. Muhammed (s.a.s.), Kureyş'in Haşimi kolundan olduğu için kendisine düşmanlık edenlerin çoğu Emevilerdendi.


    Müşriklerin Ebû Talib'e başvurmalarıAmcası Ebû Talib, Peygamberimizi çok severdi. İslâm'ın yayılmasında yeğenine daima yardımcı oluyor ve O'nu himaye ediyordu. Müşriklerin ileri gelenleri Ebû Talib'e başvurarak, "Ya yeğenini İslâm davasından vazgeçir, ya da himaye etmekten vazgeç" dediler ve onu tehdit ettiler.

    Ebû Talib, durumu yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'e anlatınca O, şöyle cevap verdi: "Ben tarafından Hak dini tebliğ etmekle görevliyim. Ben kendiliğimden bir şey yapmıyorum. Ben elçisiyim. Ey amcacığım, bu işten vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler yine de bu vazifeyi bırakmam."

    Ebû Talib, bu cevabı dinleyince, "Sen işine bak oğlum, ben sağ oldukça onlar sana birşey yapamazlar" diyerek Peygamberimizi korumaya devam edeceğine dair teminat verdi.


    Hz. Hamza'nın Müslüman olması
    Peygamberimiz (s.a.s.) bütün güçlüklere rağmen vazifesine devam ediyor, müslümanların sayısı da günden güne artıyordu.

    Peygamberliğinin altıncı yılında idi. Birgün Safa tepesinde otururken oradan geçmekte olan Ebû Cehil, Peygamberimize küfretti. Onun bu terbiyesiz davranışına Peygamberimiz cevap vermedi. Bu üzücü olayı gören bir kadın, bu durumu Peygamberimizin amcası Hamza'ya anlattı. Hamza henüz müslüman olmamıştı. Fakat kardeşinin oğluna yapılan bu hakarete çok kızdı. Derhal Kureyş müşriklerinin toplandığı yere giderek Ebû Cehil'e hitaben:

    - Benim kardeşimin oğluna sövüp onu inciten sen misin? dedi ve yayını Ebû Cehil'in başına vurdu.

    Bu olaydan sonra Hz. Hamza, müslümanlığı kabul ederek Peygamberimizin yanında yer aldı.


    Hz. Ömer'in Müslüman olması
    Hz. Hamza'nın müslüman oluşu ve müslümanların günden güne kuvvetlenmesi Kureyş müşriklerini telaşa düşürdü. Bu duruma bir çare bulmak için "Daru'n-Nedve" denilen yerde toplandılar. Durumu gözden geçirdikten sonra Ebû Cehil'in teklifi üzerine Hz. Muhammed'i öldürmeye karar verdiler. Bu korkunç kararı uygulamak üzere içlerinde en cesur olan Ömer'i görevlendirdiler. O zaman 33 yaşında olan Ömer, kılıcını kuşandı, ve Hz. Muhammed'i öldürmek üzere yola çıktı.

    Müslümanlar, Erkam'ın evinde toplanmışlardı. Peygamberimiz de orada idi. Ömer yolda Nuaym'a rastladı. Nuaym, "Nereye ya Ömer?" diye sordu. Ömer:
    - Milleti birbirine düşüren Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmaya gidiyorum, cevabını verdi. Nuaym Ömer'e:
    - Zor bir işe kalkıştın, deyince Ömer:
    - Sen de mi Muhammed'den yana oluyorsun? diye çıkıştı. Nuaym:
    - Ya Ömer, sen beni bırak, kendi ailene bak, Enişten Said ile kızkardeşin Fatma müslüman oldular, deyince Ömer:
    - Önce onların işini bitireyim, diye yolunu değiştirip kızkardeşinin kapısını çaldı. O sırada kızkardeşi ile eniştesi, Peygamberimize yeni nazil olan "TâHâ" Suresindeki ayetleri okuyorlardı. Ömer'in silahlı geldiğini görünce korkup Kur'an sayfalarını sakladılar.

    Ömer içeri girince, ne okuduklarını sordu. Onlar da "Bir şey yok" dediler. Ömer'in öfkesi daha da arttı "Demek işittiklerim doğru imiş" diyerek eniştesini yakasından tutup yere çarptı ve döğmeye başladı. Kocasını kurtarmak isteyen kızkardeşi Fatma'nın yüzüne de bir tokat attı. Zavallı kadın ağzından burnundan kanlar akarak yere serildi. Fatma, imanının verdiği cesaretle Ömer'e şu sözleri söyledi:
    -'tan kork. Bir kadına yaptıklarına bak. Ben ve eşim müslüman olduk. Başımızı kessen bundan dönmeyiz.

    Ömer:
    - Okuduğunuz şeyi bana getirin, dedi. Kızkardeşi çıkarıp verdi. Ömer, dikkatle okumaya, okudukça kalbi yumuşamaya başladı. Kur'an-ı Kerim'in eşsiz ahengi, manasındaki yükseklik, okunuşundaki tatlılık ve güzellik Ömer'in kalbini fethetti. Artık Ömer'in kalbi İslâm'a açıktı. Hz. Peygamberin yanına gitti. Önünde diz çöktü ve Kelime-i Şehadet getirerek müslüman oldu. Orada bulunanlar buna çok sevindiler. Hep birlikte Kelime-i Şehadet getirdiler.

    Ömer'in İslâm'a girmesiyle müslümanlık kuvvetlendi. Ömer:
    - Yâranımız kaç kişidir? diye sordu.
    - Seninle beraber kırk kişi, dediler.
    Ömer'in isteği üzerine, önde Peygamberimiz, olduğu halde müslümanların hepsi doğru Kabe'ye gittiler. Orada toplu olarak ve açıkta namaz kıldılar. Öte yandan müşrikler, Peygamberi öldürmeye gönderdikleri Ömer'in müslüman olduğunu öğrenince şaşkına döndüler.

    Peygamberimizi öldürmek için yola çıkan Ömer'in, merhametsiz ve taştan daha katı kalbini kızkardeşinin evinde okuduğu Kur'an ayetleri yumuşatmış karanlık gönlünü nurla doldurmuş. Peygambere olan düşmanlık duygularını dostluğa çevirmiştir.


    Müşriklerin Müslümanları boykotu
    Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in Müslüman olmaları ve İslâmın günden güne yayılması müşrikleri iyice korkuttu. Bunun üzerine toplanıp müslümanlara karşı şu boykot kararlarını aldılar:

    "Bundan sonra müslümanlarla ve onları himaye edenlerle, Muhammed'in akrabası olan Haşimoğulları ile her türlü alakayı kesecekler, Onlarla hiç kimse görüşmeyecek, alışveriş etmeyecek, kız alıp-vermeyecektir."
    Müşriklerden Mansur b. İkrime bu anlaşmayı yazdı ve Birlikte Kabe'nin duvarına astılar.

    Boykot kararı üç sene devam etti; Bu süre içinde müslümanlar çok sıkıntı çektiler. Müşrikler, müslümanların toplu olarak sığındığı mahalleye yiyecek, içecek sokmamak için ellerinden geleni yaptılar. Müslümanlar, İslâm uğruna her türlü sıkıntıya, açlığa ve susuzluğa katlandılar. Ağaç yaprakları yiyerek yaşamak zorunda kaldılar. Açlıktan feryad eden çocukların durumu ise yürekler acısı idi.
    Bu insanlık dışı davranışlarla da müşrikler bir sonuç alamadı, İslâm nurunun yayılmasını engelleyemediler. Bu arada bir güve Kabe'nin duvarına asılan anlaşma metnini yiyerek "" adından başka diğer yazıların tamamını yoketmişti. Ayrıca Mansur İbn İkrime'nin anlaşmayı yazdığı eli kurumuş ve çolak kalmıştı. O zaman "Besmele" yerine "Bismikellahümme" kullanılırdı.

    Sonunda Müşriklerden bir kaç kişi insafa gelerek zalim anlaşmayı indirip yırttılar. Böylece boykot kalkmış ve müslümanlar da büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldular. Müslümanlara uygulanan boykot Peygamberliğin yedinci yılından onuncu yılına kadar üç yıl devam etti.

    Ebû talib ve Hz. Hatice'nin vefatları
    Boykotun kalkması ile Peygamberimiz ve müslümanlar biraz rahat nefes aldılar. Fakat aradan çok geçmeden Peygamberimizin amcası Ebû Talib, bir kaç gün sonra da hanımı Hz. Hatice vefat ettiler.

    Ebû Talib, Peygamberimizi öz evladı gibi sever ve korurdu. Hz. Hatice ise peygamberimize ilk inanan, en sıkıntılı zamanlarda O'nu teselli eden, yardımcı olan sadık ve vefakâr bir eş idi. Peygamberimiz, kendisine daima destek olan bu iki değerli varlığı kaybetmekten büyük üzüntü duydu. Bu sebepten bu yıla, üzüntülü yıl anlamına gelen "Hüzün yılı" denilmiştir.

    Ebû Talib ve Hz. Hatice'nin ölümünden sonra müşrikler, Peygamberimize eziyeti artırdılar. Bir gün sokaktan geçerken alçağın biri Peygamberimizin başına toprak atmış, Peygamberimiz o haliyle evine gitmişti. Kızı Hz. Fatıma babasını böyle görünce içi sızlamış ve üzerine atılan toprakları temizlerken ağlamıştı. Kızının ağladığını gören Peygamberimiz (s.a.s.) "Ağlama yavrum, Yüce Babanı koruyacaktır" diyerek 'a olan güvenini dile getirmişti.

    Taif Yolculuğu
    Ebû Talib'le Hz. Hatice'nin vefatından sonra müşriklerin Peygamberimize eziyeti artırmaları üzerine Peygamberimiz Taif halkını İslâm'a davet etmek için ilk müslümanlardan Zeyd İbni Harise'yi yanına alarak Taife gitti. Taifliler İslâm'ı kabul etmedikleri gibi Peygamberimizin oradan çıkıp gitmesini istediler. Bununla da kalmayıp Peygamberimizi taşa tuttular. Atılan taşlardan ayakları yaralandı, kan içinde kaldı. Yürüyemeyecek hale geldi. Zeyd ise vücudunu Peygamberimize siper ederek atılan taşlardan korumaya çalışıyordu.

    Yol kenarında bir bağa sığınan Peygamberimiz burada biraz dinlendikten sonra üzüntü içinde Mekke'ye döndü. Peygamberimiz hayatının en büyük eziyeti ile bu yolculuk sırasında karşılaşmıştır. Ama bu olanlardan ümitsizliğe düşmedi. Asla yılmadı. Vazifesine devam etti.


    Akabe biatları
    Peygamber Efendimiz yıllarca Mekke halkını İslâm'a davet etmiş, ancak Mekkelilerin inatçı tutumu yüzünden büyük zorluklarla karşılaşmıştı. Ne varki, onların bu tutumu İslâm Peygamberini vazifesinden alıkoyacak değildi, İslâm'ın nuru insanlığı aydınlatmaya devam edecekti. Bunun için Yüce yeni bir ufuk açtı. İslâm'ın yayılması için daha elverişli bir çevre hazırladı. Bu çevre Medine idi.
    Peygamberliğinin onbirinci yılı Hac mevsiminde Hz. Muhammed (s.a.s.) Mekke dışına çıktı. Medine'den gelen altı kişilik bir toplulukla karşılaştı. Onlara Peygamber olduğunu söyledi. Kur'an okudu. 'ın emirlerini anlattı. Onları Müslüman olmaya davet etti.

    Medineliler iyi düşünceli insanlardı. Peygamberimizin söylediklerinin akla uygun ve doğru olduğuna kanaat getirerek müslüman oldular. Medine'ye dönünce orada İslâm'ın yayılmasına çalıştılar.

    I. Akabe Biatı: (Peygamberliğin 12. yılı)
    Ertesi yıl Mekke'ye gelen Medinelilerden 12 kişilik bir grup, Mekke yakınında Akabe denilen yerde Peygamberimizle görüştü. Reisleri Esad b. Zürare idi. Aralarında bir yıl önce Müslüman olmuş beş kişi de vardı. Bunlar, "'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, yalan ve iftiradan sakınmak, Peygambere karşı gelmemek" hususunda Peygamberimize biat ettiler, söz verdiler. Buna I. Akabe Biati denir.

    Medineliler kendilerine İslâmiyeti öğretecek bir kimse istediler. Peygamberimiz de bu görevi yürütmek üzere Mus'ab'ı gönderdi. Mu'sab, Medine'de İslâm'ın öğretilmesi ve yayılmasında büyük hizmetler gördü.

    II. Akabe Biati: (Peygamberliğin 13. yılı)
    Bu yıl Medine'deki müslümanlardan 75 kişilik bir grup Mekke'ye geldi. Bunların ikisi kadındı. Akabe denilen yerde Peygamberimizle görüştükten sonra ikinci Akabe Biati gerçekleşti. Buna göre, Medineliler; kadınlarını, kızlarını nasıl koruyorlarsa Peygamberimizi de öyle koruyacaklarına söz verdiler. Hepsi ellerini peygamberimize uzatarak biat ettiler.

    Bundan sonra Peygamberimiz aralarından 12 kişiyi temsilci seçmelerini istedi. Onlar da 12 kişiyi temsilci olarak seçtiler. Hepsi de Hz. Peygambere: "Darlık ve genişlik zamanında, her hal ve durumda itaate, sözün daima doğrusunu söylemeye ve yolunda herhangi bir şeyden korkmamaya" söz verdiler.
    Akabe biatları İslâm'ın yayılmasında önemli bir dönüm noktası oldu.


    Mî'râc mucizesi
    Mi'rac sözlükte; Yükseğe çıkmak, İsra da; Geceleyin yürümek demektir. Peygamber Efendimiz hicretten bir buçuk yıl önce Recep ayının 27. gecesi Mekke'deki Mescid-i Haramdan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürülmüş, oradan da göklere yükselmiş, Melekût alemini seyretmiştir.

    'ın sonsuz kudretinin bir eseri ve Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biri olan Mi'rac hadisesine müşrikler inanmadılar. Çünkü onlar, yüce 'ın büyüklüğünü, kudretinin genişliğini anlamaktan acizdiler. Onlar, sınırlı bir düşünce ve batıl bir inanca sahip olduklarından Mi'raç mucizesini kavrayacak seviyede değildiler.
    Müminler hiç tereddüt etmeden Mi'racı kabul ettiler ve inandılar. Hz. Ebû Bekir'e Mi'rac olayı anlatıldığı zaman O; "Bunu Muhammed söylüyorsa doğudur" dedi ve Peygamberimizi tasdik etti. Bundan sonra kendisine "Tasdik edici" manasına gelen "Sıddık" unvanı verildi.


    Mî'râc hediyesi namaz
    Herhangi bir seyahatten dönen kimse yakınlarına hediyeler getirdiği gibi, Peygamberimiz de mukaddes Mi'rac yolculuğundan önemli müjdeler ve hediyelerle dönmüştür.

    Mi'rac gecesi Peygamberimiz (s.a.s.) yükseldiği yüce makamda 'a kavuşmuş, arada hiç bir vasıta olmadan İlâhi Vahye (hitaba) mazhar olmuştur. Bu makamda kendisine üç şey verilmiştir:

    1- Bakara sûresinin son iki ayeti, (Âmenerresûlü)
    2- Ümmetinden 'a şirk koşmayanların cennete gireceği müjdesi.
    3- Mi'rac hediyesi olarak beş vakit namaz.
    İslâm'ın şartlarından biri ve dinin direği olan namaz, Mi'rac gecesinde farz olmuştur.


    Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicreti (m. 622)
    İslâm tarihinde Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye göç etmesine "Hicret" denir.
    Müşriklerin baskı ve zulümlerinin devam etmesi üzerine Peygamberimiz, müslümanların Mekke'den Medine'ye hicret etmelerine izin verdi. Müslümanlar gruplar halinde Medine'ye göç etmeye başladılar. Din uğrunda, doğup büyüdükleri yurtlarını, mal ve mülklerini bıraktılar. Medine'de yanan ümit ışığına koştular.
    Mekke'de Peygamberimizle birlikte Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve bir kaç müslümandan başka kimse kalmamıştı. Peygamberimiz bütün güçlüklere rağmen görevini yapmış, Peygamberliğinin 13 yılını Mekke'de tamamlamış bulunuyordu.

    Müşrikler, Medine'lilerin müslüman olması ve Mekke'deki müslümanların da Medine'ye göç etmesiyle kuvvetli bir İslâm topluluğunun oluşmasından korktular. İslâmiyeti kökünden yoketmek için "Dâru'n-Nedve" denilen yerde gizlice toplandılar. Ebû Cehil'in teklifi üzerine Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Bu korkunç kararı uygulamak üzere her kabileden birer genç seçtiler. Seçilen bu silahlı gençler, Peygamberimizin evini kuşattılar ve dışarı çıkmasını beklemeye başladılar.
    ?
    Müşriklerin gizlice aldığı bu ölüm kararı, tarafından Cebrail aracılığıyla Peygamberimize bildirildi ve hicret etmesine izin verildi. Peygamberimiz, kendi yatağına Hz. Ali'yi yatırarak, evini saran müşriklerin arasından çıktı ve Hz. Ebû Bekir'in evine gitti. , Peygamberini korudu. Eli silahlı müşrikler onu göremediler.
    Yol hazırlıkları yapıldıktan sonra, Peygamberimiz Hz. Ebû Bekir'le birlikte, geceleyin Mekke'ye bir buçuk saat mesafede olan Sevr dağına gittiler ve orada bir mağarada gizlendiler. Sabah olunca Peygamberimizin evden çıktığı anlaşıldı. Bunun üzerine Müşrikler her tarafı aramaya başladılar. Muhammed'i kim bulursa ona yüz deve mükâfat verileceğini va'dettiler.

    Peygamberimizi arayanlar yoldaki izleri takip ederek mağaranın önüne kadar geldiler. Mağaranın girişine bir örümceğin ağ germiş olduğunu gördüler. Mağaranın içine girip aramak istediler ise de içlerinden biri; "içeriye insan girseydi, burada örümceğin ağı ve güvercinin yuvası olmazdı" deyince dönüp gittiler.
    Müşrikler mağaranın önüne geldikleri sırada Hz. Ebû Bekir endişelenerek;

    - Bizi görecekler Ya Resûlellah, dedi. Peygamber Efendimiz:
    - Üzülme, bizimle beraberdir, diye karşılık verdi.

    Mağaranın ağzına örümceklerin ağ germesi, orada biten bir ağacın dallarına güvercinlerin yuva yaparak yumurta bırakması birer mucizedir. Yüce , sevgili Peygamberini bu mucizelerle korumuş, mağaranın ağzına kadar gelen düşmanları gizli bir kuvvet geri çevirmiştir.

    Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye gitmek üzere yola çıktılar. Onları takip etmekte olan Süraka adında bir pehlivan izlerini buldu. Bütün gücüyle atını üzerlerine sürdü. Onlara iyice yaklaştı. Tam bu sırada atının ayakları sürçtü. Kendisi de yere yuvarlandı. Yeniden toparlanarak var kuvvetiyle atını tekrar ileri sürdü. Fakat bu defa atının ayaklan dizlerine kadar kuma battı. Olduğu yerde çakılıp kaldı. Gizli bir kuvvet atını geri çekiyordu. Süraka bu durumu görünce korktu. Yaptığına pişman oldu. Peygamberimizden af diledi ,ve geri döndü. Arkadan gelenlere de: "Ben buraları aradım kimse yoktur" diyerek onları geri çevirdi. Süraka daha sonra müslüman olmuştur.

    Sevgili Peygamberimiz bir hafta süren tarihi yolculuğunu tamamlayarak bir pazartesi günü Medine yakınındaki Kûba köyüne ulaştı. Burada büyük bir sevgi ile karşılandı.
    Peygamberimiz burada on günden fazla kaldı. Kûba Mescidini yaptırdı. Mescid yapılırken mübarek elleriyle taş taşıdı. Bir işçi gibi çalıştı.

    İslâm tarihinde yapılan ilk mescid budur. Peygamberimizden üç gün sonra Mekke'den ayrılan Hz. Ali'de burada Peygamberimize yetişti.


    Peygamberimizin Medine'de karşılanması
    Beraberindeki müslümanlarla birlikte Peygamber Efendimiz bir cuma günü Kûba'dan Medine'ye hareket etti. Salimoğulları yurduna geldikleri zaman öğle vakti olmuştu. Peygamberimiz Cum'a namazının farz kılındığını müslümanlara bildirdi. Orada ilk Cum'a namazını kıldılar. Peygamberimiz namazdan sonra Medine'ye doğru yoluna devam etti.

    Medineliler bir bayram sevinci içinde bu şerefli misafiri karşılamak için yolun iki tarafına sıralanmışlardı. Peygamberimiz geçerken "Buyurun Ya Resûlellah" diyorlar, mini mini yavrular da " elçisi geldi" diye sevinç çığlıkları atıyorlardı.
    Medine'de büyük bir sevgi ile karşılanan Peygamberimiz, Halid b. Zeyd, yani Ebû Eyyüb Ensari Hazretlerinin evinde misafir oldu ve burada yedi ay kadar kaldı.


    Mescid-i Nebevi'nin inşası
    Ebû Eyyüb Ensari'nin evinin yanında boş bir arsa vardı. Peygamber Efendimiz bu arsayı satın alarak üzerinde bir mescid ve etrafında da kendisinin oturması için odalar yaptırdı. Sonra da misafir olarak kaldığı evden buraya taşındı.
    Bugün, müslümanlar tarafından ziyaret edilen Medine'deki "Mescid-i Nebevi" işte burasıdır. Bu mescid yapılırken de Peygamberimiz sırtında kerpiç taşımış ve bizzat çalışmıştır.


    Ensar ve muhacirler arasındaki kardeşlik
    Mekke'den göç ederek Medine'ye gelen müslümanlara "Muhacir"; Medine'nin yerli halkına da, muhacirlere yardım ettiklerinden dolayı "Ensar" denildi.
    Mallarını, mülklerini bırakarak gelen Muhacirlere, Medineliler her türlü yardım yaptılar. Onları bağırlarına bastılar, evlerinde barındırdılar, ekmeklerini onlarla paylaştılar.
    Dünya tarihinde, birbirini böylesine candan seven, birbirine bu kadar içten bağlanan başka bir topluluk gösterilemez. Bütün Dünya'ya örnek olan bu olay, İslâm kardeşliğinin en güzel eseridir.

    Peygamberimiz, Muhacirlerden her birini, Ensar'dan biri ile kardeş yaptı. Bu kardeşlik kan kardeşliğinden daha kuvvetli idi. İslâm tarihinde her zaman saygı ile anılan Ensar ve Muhacirler, dinimize büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.


    Peygamber mektebi ve Ashab-ı Suffa
    Mescid-i Nebevi'nin bir tarafında üstü kapalı olarak yapılan yere "Suffa ", burada barınanlara da "Ashab-ı Suffa " denilmiştir.

    Burada, barınacak evi bulunmayan fakirler ve kimsesizler kalırdı. Bu kişiler iş buldukları zaman çalışır, geçimlerini sağlarlardı, iş bulamayınca da Peygamberimiz ve Ashabın zenginleri tarafından ihtiyaçları karşılanırdı. Bu gruptan evlenenler ayrı bir eve taşınır, yeni bir yuva kurardı.

    Burada bulunanlar, her zaman Peygamberimizle birlikte olur, O'nun ilminden faydalanırlardı. Günlerini ibadet ve ilim öğrenmekle geçirirlerdi. İslâm'da ilk eğitim ve öğretim kurumu, Suffa okulu, ders gören Ashabın öğretmeni de Hz. Peygamber (s.a.s.)'dir. Peygamberimizden en çok hadis rivayet eden Ebû Hureyre bu okuldan yetişmiştir.

    Suffa okulundan yetişenler içinde; İslâm dinini, Kur'an-ı Kerim'i ve hadisi şerifleri çok iyi kavrayan, açıklayan büyük alimler bulunmakta idi. Başka yerlere İslâmiyeti anlatmak için görevlendirilenler bunlardan seçilirdi.

    Bu sebeple, Suffa adını taşıyan bu yer, İslâm tarihinde ilk defa kurulan okuldur. Bu okuldan yetişenler İslâmiyetin yayılmasında ve dinin öğretilmesinde önemli görevler yapmışlardır.




  4. #4
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    16 Şubat 2009
    Mesajlar
    2.256
    Efendimizin Hayat Kronolojisi (4/3)
    İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Hayat kronolojisi -III-

    Bedir savaşının sebepleri
    Peygamberimiz, Muhacirler ile Medine'ye yerleştikten sonra da, Mekkeli Müşrikler düşmanlıklarından vazgeçmediler. Medine yakınlarına kadar gelip Müslümanların otlamakta olan develerini alıp götürdüler. Müşrikler Abdullah İbni Übeyy'e haber göndererek, Muhammed'i öldürmesini veya Medine'den çıkarmasını istediler. Eğer bunu yapmazsa Medine'ye saldıracaklarını bildirdiler. Diğer taraftan Müslümanlarla yapılacak bir savaşa hazırlık için büyük bir ticaret kervanını Şam'a gönderdiler.
    Müslümanların bu tehlikelere karşı uyanık olması ve tedbir alması gerekiyordu. Kervanın hareketini önlemek amacıyla hicretin ikinci yılı Ramazan ayında Peygamber Efendimiz 305 kişilik bir ordu ile yola çıktı. Bunu duyan Mekkeli Müşrikler, 1000 kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Bedir denilen yere gelince durdular ve buradaki suyu kontrolleri altına aldılar.

    Müslümanlar Medine'den savaş için değil, Müşriklere ait ticaret kervanının hareketini önlemek için çıkmışlardı.

    Mekke'den büyük bir düşman ordusunun gelmekte olduğu haber alındı. Bunun üzerine Peygamberimiz ashabı île istişare ettikten sonra düşmanla karşılaşmaya karar verdi.

    Bedir'e gelen İslâm ordusu kumluk bir sahaya inmek zorunda kaldı. Burada su yoktu. Çünkü daha önce gelen müşrikler suyun bulunduğu yeri zaptetmişlerdi. Fakat 'ın yardımı yetişti. O gece bol yağmur yağdı. Müslümanlar su sıkıntısından kurtuldu.

    Peygamberimiz, İslâm dini'ni güzel sözle ve irşad yoluyla yaymaya çalışmış, kimseyi zorlamamıştır. Ancak, Müşriklerin saldırılarına karşı tarafından müslümanların savaşmasına izin verilmiştir.


    Bedir savaşı ve sonuçları (h.2/m.624)
    Müşrikler, insan (asker) sayısı ve silah bakımından müslümanlardan çok üstün durumda idiler. Bu sebeple, savaşı kazanacaklarından emin görünüyorlar, müslümanların manevi gücünü hesaba katmıyorlardı. Burada Hak ile Batıl, İman ile Küfür çarpışacaktı. İslâm'ın geleceği de bu savaşın sonucuna bağlı idi.

    Ertesi günün sabahında iki ordu karşı karşıya geldi ve savaş başladı. İşte o anda Peygamberimiz ellerini semaya kaldırarak; "Ya Rabbi! Bana va'dettiğin yardımı bugün ver" diye dua etti. Daha sonra secdeye kapanarak Yüce 'a şöyle yalvardı; "Ya Rabbi! Bu bir avuç müslüman bugün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak."

    Teâlâ Peygamberinin duasını kabul etti.

    Müslümanlar, imanlarından aldıkları güçle kahramanca çarpıştılar ve 'ın yardımıyla kendilerinden kat kat üstün olan düşman ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Düşmanlar savaş alanında 70 ölü, 70'de esir bırakarak kaçtılar. İslâm'ın en büyük düşmanı Ebû Cehil'de ölenler arasında idi. Böylece savaş müslümanlann kesin zaferi ile sonuçlanmış oldu. Bu savaşta müslümanlardan 14 kişi şehit olmuştur.

    İslâm ordusu zafer sevinci ile Medine'ye döndü. Peygamber Efendimiz esirlere iyi davranılmasını emretti. Esirlerin bir kısmı fidye (Belirli bir miktar para) karşılığında serbest bırakıldı.

    Bu miktar parayı bulamayan ve okuma-yazma bilen esirlerden her biri müslümanlardan on kişiye okuma-yazma öğrettikten sonra salıverildiler. Peygamberimizin bu davranışı, İslâm dini'nin okuma yazmaya ve bilgi sahibi olmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir.


    Uhud savaşının sebepleri
    Müşriklerin Bedir savaşında yenilgiye uğramaları Mekke'de büyük üzüntü meydana getirdi ve müşrikler matem tutmaya başladılar. Peygamberimize en çok düşmanlık yapanlardan Ebû Leheb bu üzüntünün tesiriyle öldü.

    Müşrikler, Bedir'deki ağır yenilginin intikamını almak için 3000 kişilik bir ordu hazırladılar. Bedir savaşında yakınları öldürülen bir çok kadın da orduya katılmıştı. Ebû Süfyan komutasındaki bu ordu, ansızın Mekke'den hareket ederek, Medine'ye yakın bir mesafede bulunan Uhud dağında karargâhını kurdu.

    Peygamberimizin amcası Abbas, o sırada henüz müslüman olmamıştı ve Mekke'de bulunuyordu. Müşriklerin Medine üzerine yürüdüğünü bir mektupla gizlice Peygamberimize bildirdi. (Peygamberimizi çok seven amcası Abbas daha sonra Müslüman olmuştur.)


    Uhud savaşı ve sonuçları (h.3/m.625)
    Mektupta bildirildiği gibi gerçekten düşman ordusunun Uhud dağına kadar gelip burada karargah kurduğu anlaşılmıştı. Bunun üzerine, Peygamberimiz Ashabı ile durumu görüştü ve 1000 kişilik bir kuvvetle düşman ordusunun bulunduğu Uhud dağına hareket ettiler. Yolda 300 münafık ordudan ayrılıp geri dönünce müslümanların sayısı 700 kişi kaldı.

    Müslümanlar düşmanın bulunduğu yere varınca, arkalarını Uhud dağına vererek savaş düzenine girdiler. İslâm ordusunun sol tarafında bir vadi vardı. Buradan gelebilecek bir düşman saldırısını önlemek amacıyla Peygamberimiz buraya elli kişilik okçu birliği yerleştirmiş ve onlara şu emri vermişti: "Düşman ister yensin, ister yenilsin, benden emir almadıkça buradan asla ayrılmayınız. Düşman süvarileri gelince ok atınız."
    Müslümanların kahramanca çarpışması karşısında düşman ordusu bozguna uğradı. Bu orduda bulunan kadınlar da dağlara doğru kaçışmaya başladılar. Ancak, savaş tam olarak kazanılmış değildi. Düşmanın takip edilerek kesin sonucun alınması gerekiyordu.

    Ne var ki; Müslümanlar, savaşı kazandıklarını zannederek, düşmanların bıraktıkları ganimet mallarını toplamaya başladılar. Bunları gören 50 kişilik okçu birliği de başlarındaki komutanlarını dinlemeyerek (bir kaç tanesi hariç) yerlerinden ayrıldılar. Halbuki, Peygamberimiz onlara; kendisinden emir almadıkça yerlerinden ayrılmamalarını tenbih etmişti.

    Okçu birliğinin yerinden ayrılması müşriklerin işine yaradı. Derhal toparlanarak okçuların terkettiği vadiden hücuma geçtiler. Bu hücum karşısında müslümanlar çok zor durumda kaldılar. Müslümanların bu gafleti, kazanılmış olan zaferin elden gitmesine, Peygamberimizin amcası Hz. Hamza ile birlikte bir çok İslâm kahramanının şehit düşmesine sebep oldu. Peygamberimizin mübarek dişi kırıldı, yüzü yaralandı. Savaşın en şiddetli anında bile, Peygamberimiz, yüzündeki kanları silerken şöyle dua ediyordu; "Ya Rabbi, Milletimi bağışla... Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."

    İşte Peygamberimizin kalbindeki merhamet ve insan sevgisi...

    Uhud harbinde müslümanlar 70 şehit verdiler. Müşriklerden öldürülenlerin sayısı 22'dir. Savaş esnasında İslâm ordusundaki kadınlar büyük fedakârlık göstermişler, askerlere su dağıtıp, yaraları sararak hizmet etmişlerdir.
    Peygamberimiz yıllar sonra Uhud savaşının yapıldığı yerden geçerken o acı günü hatırlayarak yanındakilere şöyle seslenmiştir: "Müslümanlar! Bundan sonra tekrar putlara tapmanıza imkân yoktur. Bundan zerre kadar endişe etmem. Korktuğum şey sizin dünyaya tapmanızdır."
    Bu savaşta, müşrikler galip gelmekle bareber, bekledikleri sonucu elde edemeden Uhud'dan çekildiler. Yeniden toparlanan müslümanlar bir süre düşmanı takip ettiler. Düşman tekrar savaşmayı göze alamadı. Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Müslümanlar da Medine'ye döndüler.


    Uhud savaşından alınacak dersler
    Savaşın başında müslümanlar zaferi kazanmış iken, daha sonra niçin yenilgiye uğradılar?

    Bunda müslümanlar için alınacak önemli dersler vardır;

    Büyüklerin sözünü dinlememek, kumandanlara itaatsizlik etmek, çok kutsal bir görev olan nöbeti bırakıp şahsi menfaat peşinde koşmak, bir ordunun savaşı kaybetmesine sebep olur ve bundan sadece bu hatayı işleyenler değil, bütün millet zarar görür.

    Uhud savaşında böyle olmuştur. Vadiye yerleştirilen okçu birliğinin Peygamberimizin emrine itaat etmemesi ve nöbet yerini bırakıp ganimet toplamaya kalkması, İslâm ordusunun yenilgiye uğramasına ve müslümanların felakete düşmesine sebep olmuştur.

    Bu tarihi olay müslümanlar için bir uyarıdır.


    Hendek savaşının sebepleri
    Peygamberimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra burada yaşayan Yahudilerle antlaşma yapmıştı. Kûba yakınında yaşayan Nadiroğulları Yahudileri, Uhud savaşından sonra Müslümanları rahatsız etmeye başladılar. Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaları bozmaya yöneldiler. Bununla da kalmayıp Peygamberimizi öldürmek için suikast bile hazırladılar. Bunun üzerine Yahudiler yurtlarından çıkarılarak sürgün edildiler.

    Yahudilerin ileri gelenleri bunu bahane ederek Mekke'ye gittiler ve Müşriklerle anlaştılar. Uhud savaşından iki yıl sonra müşrikler, Ebû Süfyan'ın kumandasında onbin kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Durumu haber alan Peygamberimiz, her zaman olduğu gibi Ashabı ile bir durum değerlendirmesi yaparak, düşmana karşı değişik bir savaş taktiği uygulamak suretiyle Medine'yi korumaya karar verdi.


    Hendek savaşı ve sonuçları (h.5/m.626)
    Müşriklerin büyük bir ordu ile Medine üzerine yürüdüğünü haber aldıktan sonra Peygamberimiz durumu Ashabı ile görüştü. Medine'yi içeriden savunmak ve düşmanın içeri girmesini engellemek için, şehrin etrafına hendek kazılmasına karar verildi. Başta Peygamberimiz olmak üzere Müslümanların sürekli çalışması sonucunda hendek altı günde kazıldı.

    Düşman ordusu Medine önüne geldiği zaman hendeği görünce şaşırdı. Geçecek yer aradılar, fakat bulamadılar. Müslümanlar gece gündüz nöbet bekleyerek düşman hücumlarını önlediler. Peygamberimiz de bizzat sabahlara kadar nöbet beklerdi.
    Düşman ordusunun kuşatması uzadıkça Medine'de darlık ve kıtlık baş gösterdi. Müslümanlar büyük sıkıntı çektiler. Mevsim kış olduğundan soğuktan ve açlıktan iyice bunaldılar.

    Kuşatma başlayalı yirmi yedi gün olmuştu. Kuşatmanın son gününde Peygamberimiz 'a şöyle yalvardı:

    "'ım, Ey Kur'an gönderen Rabbim... Ey düşmanlarla hesabı tez gören Rabbim! Şu düşman topluluğunu kır... Onları hezimete uğrat... İradelerini sars 'ım..."
    Peygamberimiz duasını bitirince, yüzünde sevinç belirtileri görüldü. Duası kabul edilmişti.

    Müslümanlara 'ın yardım edeceğini müjdeliyordu. Akşama doğru düşman tarafında çok şiddetli bir rüzgâr çıktı. Kısa sürede büyük bir fırtınaya dönüşen bu rüzgâr; kumu, toprağı düşmanın yüzüne, gözüne çarpıyor, çadırları söküp atıyordu. Yemek tencerelerini devirip, ateşleri söndürüyordu. Tabiat kuvvetleri âdeta düşmanla savaşıyordu. Bu durum, düşmanı fena halde korkuttu. Daha fazla dayanamadılar. Onbin kişilik ordu bozguna uğradı. O gece korku ve dehşet içinde bir çok yiyecek ve mal bırakarak kaçtılar.

    Sabah olunca, fırtına dinmiş, Medine ve çevresinde düşman kalmamıştı. Müslümanlar kendilerini kurtaran 'a hamdettiler. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında hiç bir sonuç alamayan Mekkeli müşrikler, İslâm'ın nurunu söndüremeyeceklerini anladılar ve bundan sonra bir daha müslümanlara saldırmadılar.


    Hudeybiye antlaşması (h.6/m.628)
    Mekke'den göç ederek Medine'ye gelen Müslümanlar, doğup büyüdükleri yurtlarını özlemişlerdi. Mekke'deki kutsal Kabe'yi ziyaret etmek istiyorlardı. Hz. Peygamber hicretin altıncı yılında Kabe'yi ziyaret etmek üzere 1400 kişiyle birlikte Mekke'ye gitmek üzere yola çıktı. Mekkeliler durumu haber alınca Müslümanları Mekke'ye sokmamaya karar verdiler.

    Bunun üzerine Müslümanlar, Hudeybiye denilen yerde durdular. Peygamberimiz, Hz. Osman'ı elçi olarak Mekke'ye gönderip, Kabe'yi ziyaret etmek istediklerini bildirdi. Mekkeliler Müslümanların Kabe'yi ziyaret etmesine izin vermediler ve bunu gelecek seneye bırakmalarını istediler. Uzun görüşmelerden sonra Müslümanlarla müşrikler arasında bir antlaşma yapıldı.

    Bu antlaşmanın şartları şu şekilde belirlendi:
    1- Müslümanlar, bu yıl Kabe'yi ziyaret etmeden Medine'ye geri dönecekler.

    2- Gelecek yıl Mekke'ye gelebilecekler, fakat burada üç günden fazla kalmayacaklar.
    3- Müslümanlar, Mekke'ye silahsız gelecekler.
    4- Müslümanlar, Mekke'deki müslümanlardan hiç birini Medine'ye götüremeyecek, Medinelilerden Mekke'de kalmak isteyen olursa kalabilecek.
    5- Mekkeli Müslümanlardan ve müşriklerden biri Medine'ye gidecek olursa geri çevrilecek, Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerse o teslim edilmeyecek.
    6- Arap kabileleri istedikleri tarafla birleşebilecek.
    Antlaşmadan sonra Peygamberimiz ve beraberindeki Müslümanlar Kabe'yi ziyaret etmeden oradan geri dönüp, Medine'ye geldiler.


    Hudeybiye antlaşmasının sonuçları
    Antlaşmanın şartları ilk bakışta Müslümanlar için çok ağır görünüyordu. Buna rağmen, Peygamberimiz bu şartları kabul etti. Çünkü bu antlaşmanın ileride Müslümanlar için çok faydalı olacağını biliyordu.

    Gerçekten de böyle oldu. Medine'ye dönerken yolda "Fetih Sûresi" nazil oldu. Bu sûrede Yüce , Müslümanlara büyük bir fetih ve zafer müjdeliyordu. Mekkeli müşrikler imzaladıkları bu antlaşma ile ilk defa Müslümanların varlığını tanımış oldular.

    Aradan çok geçmeden Mekkelilerden bazı kişiler Müslüman olup, Medine'ye geldiler. Ancak, antlaşma gereğince müşrikler onların geri gönderilmesini istediler. Bundan sonra müslüman olup, Mekke'den kaçanlar, Medine'ye gidemediklerinden Mekke ile Medine arasında bir yerde toplanmaya başladılar. Burası Mekkelilerin ticaret kervanlarının geçtiği önemli bir yerdi.

    Zamanla burada müslümanlar kuvvetli bir topluluk meydana getirdiler. Bu durum karşısında Mekkeliler ticaret yollarının tehlikeye düşmesinden korkmaya başladılar. Peygamberimize elçi göndererek, arzu eden Mekkeli Müslümanların Medine'ye gidebileceklerini bildirdiler ve antlaşmanın bu maddesinin değiştirilmesini istediler. Peygamberimiz, bu isteği kabul etti. Böylece başlangıçta müslümanlar için zararlı olan antlaşma maddesi müşriklerin isteği ile değiştirilmiş, ortadan kalkmış oldu.
    Hudeybiye antlaşması ile Müslümanlarla müşrikler arasındaki gerginlik azaldı. Müşrikler tarafından gelebilecek tehlike ortadan kalkmış oldu. Müslümanlar huzura kavuştu, İslâm'ın sesi çevrede duyulmaya başladı. Mekke'deki önemli kişiler, Medine'ye gelip müslüman oldular. Bu antlaşma Müslümanların çoğalmasına ve kuvvetlenmesine sebep oldu. İslâm'ın her tarafta yayılmasını sağladı.


    Komşu devlet başkanlarına gönderilen İslâm'a davet mektupları
    Hz. Muhammed (s.a.s.) bütün insanlara Peygamber olarak gönderilmişti. Bu sebeple, Hudeybiye antlaşmasından sonra İslâm dini'ni dünyaya tebliğ etme görevine başladı. Bizans imparatoruna, İran, Mısır, Habeşistan, Umman ve Bahreyn Devlet Başkanlarına elçiler yolladı. İslâm'a davet mektupları gönderdi. Peygamberimiz gümüşten bir mühür yaptırmış, üzerine de "Muhammedü'r Resûlullah" cümlesini yazdırmıştı. Mektuplarının altını bununla mühürlüyordu.

    Habeşistan Hükümdarı İslâm'a davet mektubunu alınca müslümanlığı kabul etti. Bizans imparatoru ile Mısır hükümdarı Peygamberimizin elçilerine iyi davrandılar, ancak müslümanlığı kabul etmediler. İran hükümdarı ise, Peygamberimizin mektubunu okuyunca çok saygısız davrandı ve büyük bir öfke ile mektubu yırtıp attı. Bu hükümdar, aradan çok geçmeden oğlu tarafından öldürülmüş ve Peygamberimize yaptığı saygısızlığın cezasını bulmuştur.


    Hayber'in fethi (h.6/m.628)
    Hayber, Suriye yolu üzerinde Yahudilerin oturduğu bir yerdi. Burada yedi kale vardı. Medine'den sürülen yahudilerin bir kısmı da burada ikâmet ediyordu. Hayber Yahudileri Medine'ye saldırmak için bir plân hazırlamışlardı. Peygamberimiz bunlara elçi göndererek anlaşma teklif etti. Yahudiler, Peygamberimizin teklifini kabul etmediler. Müslümanlara hücum etmek için Gatafan araplan ile anlaştılar. Onlar, saldırıya geçmeden, müslümanlar daha önce davranarak 1600 kişilik bir ordu ile yola çıktılar. Üç günde Hayber'e vardılar, Yahudiler müslümanları görünce kalelerine kapandılar.

    Burada Peygamberimiz şöyle dua etti;
    "Ya Rab! Biz senden bu ülkenin, bu ülke ahalisinin, bu ülkedeki her şeyin iyiliğini isteriz. Onun halkının ve içindeki her şeyin şerrinden sana sığınırız."
    Önce Peygamberimiz anlaşma teklif etti. Fakat Yahudiler teklifi reddettiler. Bunun üzerine savaş başladı. 10 gün devam eden şiddetli çarpışma sonunda kaleler birer birer alındı. Hz. Ali bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Bir ara kalkanı elinden fırlayıp düşünce orada bulunan bir kapıyı kalkan gibi kullanarak çarpışmaya devam etmişti. Savaşta Müslümanlardan 10 kişi şehit oldu. Yahudilerden 93 kişi öldürüldü.

    Bazı Müslüman kadınlar da; örgü örerek kazandıkları ile askerlere yardım etmek, hastalara ilaç vermek, savaş alanında askere su dağıtmak üzere bu savaşa katılmışlardır.

    Çaresiz kalan Yahudiler, barış istediler. Topraklarında kalarak çiftçilik yapmayı ve elde ettikleri ürünlerinin yarısını Müslümanlara vermeyi teklif ettiler, istekleri kabul edildi. Peygamberimiz Yahudilere iyi davrandı. Buna rağmen, Yahudiler bir ziyafet vererek Peygamberimizi zehirlemeye kalkıştılar. Yemeğe zehir katıldığı tarafından Peygamberimize bildirildi ve ağzına aldığı lokmayı dışarı atarak zehirlenmekten kurtuldu.


    Kâbe ziyareti (kaza umresi) (h.7/m.629)
    Bir yıl önce yapılan Hudeybiye antlaşması gereği bu yıl Müslümanlar Mekke'ye giderek Kabe'yi ziyaret edeceklerdi. Peygamberimiz, 2000 Müslümanla birlikte Medine'den yola çıkarak Mekke'ye geldi. Kabe'yi görünce, hep bir ağızdan tekbir getirdiler. Usulüne uygun olarak Kabe'yi ziyaret ettiler ve ihramdan çıktılar. Ertesi gün Peygamberimiz Kabe'ye girdi. Öğle vakti gelince Bilal-i Habeşi tatlı ve gür sesiyle öğle ezanını okudu. İkibin müslüman cemaatle öğle namazını kıldılar.
    Müslümanlar, Mekke'de üç gün kaldıktan sonra geri döndüler. Bu ziyaret sırasında Mekkeliler, Müslümanları dikkatle izlediler. Müslümanların temizliği, güzel ahlâkı onların üzerinde olumlu etkiler bıraktı. İslâm'a karşı içlerinde sevgi uyanmaya başladı. Kureyş'in ileri gelenlerinden Halid b. Velid ile Amr b. As Medine'ye giderek Müslüman oldular.


    Mekke'nin fethi (h.8/m.630)
    Mekkeliler Hudeybiye antlaşmasını bozdular. Peygamberimiz kendilerine haber göndererek antlaşma şartlarına uymalarını istedi. Mekke'liler antlaşma şartlarına uymamakta ısrar ettiler. Yapılan görüşmelerden de sonuç alınamayınca, Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke'yi fethetmeye karar verdi ve 10.000 kişilik bir ordu hazırlayarak Hicret'in sekizinci yılı Ramazan ayında Mekke üzerine yürüdü.
    Mekkelilerin müslümanlara karşı koyacak güçleri yoktu. İslâm ordusu dört koldan Mekke'ye girdi. Peygamber .Efendimiz Mekke'nin kan dökülmeden alınmasını istiyordu. Bunun için askerlere şöyle dedi:

    "Kesinlikle kan dökmeyin, silahlı çatışmaya girmeyin."

    Dediği gibi de oldu. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Peygamberimiz Harem-i Şerife giderek Kabe'yi putlardan temizletti ve orada toplanan insanlara önemli bir hutbe irad etti. Peygamberimiz bu hutbesinde:

    'ın birliğini, insanların eşit olduğunu, geçmişteki kan davalarının kaldırıldığını anlattıktan sonra şu anlamdaki ayeti okudu:

    "Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Sizin katında en şerefliniz, O'ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz bilir ve işitir." (Hucurât Suresi, 13)

    Bu sözleri dinleyen Mekkeliler, vaktiyle Peygamberimizi öldürmeye kalkışmışlar, ilk müslümanlara dayanılmaz eziyetlerde bulunmuşlar, İslâm'ın nurunu söndürmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Şimdi boyunlarını bükmüş, haklarında verilecek kararı bekliyorlardı.

    Peygamberimiz (s.a.s.) kendilerine sordu:
    - Ey Kureyş topluluğu! Hakkınızda ne yapacağımı sanıyorsunuz?
    - Sen, asil ve şerefli bir kardeşsin, dediler. Peygamberimiz (s.a.s.) burada da büyüklüğ
    Efendimizin Hayat Kronolojisi (4/3)
    İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Hayat kronolojisi -III-

    Bedir savaşının sebepleri
    Peygamberimiz, Muhacirler ile Medine'ye yerleştikten sonra da, Mekkeli Müşrikler düşmanlıklarından vazgeçmediler. Medine yakınlarına kadar gelip Müslümanların otlamakta olan develerini alıp götürdüler. Müşrikler Abdullah İbni Übeyy'e haber göndererek, Muhammed'i öldürmesini veya Medine'den çıkarmasını istediler. Eğer bunu yapmazsa Medine'ye saldıracaklarını bildirdiler. Diğer taraftan Müslümanlarla yapılacak bir savaşa hazırlık için büyük bir ticaret kervanını Şam'a gönderdiler.
    Müslümanların bu tehlikelere karşı uyanık olması ve tedbir alması gerekiyordu. Kervanın hareketini önlemek amacıyla hicretin ikinci yılı Ramazan ayında Peygamber Efendimiz 305 kişilik bir ordu ile yola çıktı. Bunu duyan Mekkeli Müşrikler, 1000 kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Bedir denilen yere gelince durdular ve buradaki suyu kontrolleri altına aldılar.

    Müslümanlar Medine'den savaş için değil, Müşriklere ait ticaret kervanının hareketini önlemek için çıkmışlardı.

    Mekke'den büyük bir düşman ordusunun gelmekte olduğu haber alındı. Bunun üzerine Peygamberimiz ashabı île istişare ettikten sonra düşmanla karşılaşmaya karar verdi.

    Bedir'e gelen İslâm ordusu kumluk bir sahaya inmek zorunda kaldı. Burada su yoktu. Çünkü daha önce gelen müşrikler suyun bulunduğu yeri zaptetmişlerdi. Fakat 'ın yardımı yetişti. O gece bol yağmur yağdı. Müslümanlar su sıkıntısından kurtuldu.

    Peygamberimiz, İslâm dini'ni güzel sözle ve irşad yoluyla yaymaya çalışmış, kimseyi zorlamamıştır. Ancak, Müşriklerin saldırılarına karşı tarafından müslümanların savaşmasına izin verilmiştir.


    Bedir savaşı ve sonuçları (h.2/m.624)
    Müşrikler, insan (asker) sayısı ve silah bakımından müslümanlardan çok üstün durumda idiler. Bu sebeple, savaşı kazanacaklarından emin görünüyorlar, müslümanların manevi gücünü hesaba katmıyorlardı. Burada Hak ile Batıl, İman ile Küfür çarpışacaktı. İslâm'ın geleceği de bu savaşın sonucuna bağlı idi.

    Ertesi günün sabahında iki ordu karşı karşıya geldi ve savaş başladı. İşte o anda Peygamberimiz ellerini semaya kaldırarak; "Ya Rabbi! Bana va'dettiğin yardımı bugün ver" diye dua etti. Daha sonra secdeye kapanarak Yüce 'a şöyle yalvardı; "Ya Rabbi! Bu bir avuç müslüman bugün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak."

    Teâlâ Peygamberinin duasını kabul etti.

    Müslümanlar, imanlarından aldıkları güçle kahramanca çarpıştılar ve 'ın yardımıyla kendilerinden kat kat üstün olan düşman ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Düşmanlar savaş alanında 70 ölü, 70'de esir bırakarak kaçtılar. İslâm'ın en büyük düşmanı Ebû Cehil'de ölenler arasında idi. Böylece savaş müslümanlann kesin zaferi ile sonuçlanmış oldu. Bu savaşta müslümanlardan 14 kişi şehit olmuştur.

    İslâm ordusu zafer sevinci ile Medine'ye döndü. Peygamber Efendimiz esirlere iyi davranılmasını emretti. Esirlerin bir kısmı fidye (Belirli bir miktar para) karşılığında serbest bırakıldı.

    Bu miktar parayı bulamayan ve okuma-yazma bilen esirlerden her biri müslümanlardan on kişiye okuma-yazma öğrettikten sonra salıverildiler. Peygamberimizin bu davranışı, İslâm dini'nin okuma yazmaya ve bilgi sahibi olmaya ne kadar önem verdiğini göstermektedir.


    Uhud savaşının sebepleri
    Müşriklerin Bedir savaşında yenilgiye uğramaları Mekke'de büyük üzüntü meydana getirdi ve müşrikler matem tutmaya başladılar. Peygamberimize en çok düşmanlık yapanlardan Ebû Leheb bu üzüntünün tesiriyle öldü.

    Müşrikler, Bedir'deki ağır yenilginin intikamını almak için 3000 kişilik bir ordu hazırladılar. Bedir savaşında yakınları öldürülen bir çok kadın da orduya katılmıştı. Ebû Süfyan komutasındaki bu ordu, ansızın Mekke'den hareket ederek, Medine'ye yakın bir mesafede bulunan Uhud dağında karargâhını kurdu.

    Peygamberimizin amcası Abbas, o sırada henüz müslüman olmamıştı ve Mekke'de bulunuyordu. Müşriklerin Medine üzerine yürüdüğünü bir mektupla gizlice Peygamberimize bildirdi. (Peygamberimizi çok seven amcası Abbas daha sonra Müslüman olmuştur.)


    Uhud savaşı ve sonuçları (h.3/m.625)
    Mektupta bildirildiği gibi gerçekten düşman ordusunun Uhud dağına kadar gelip burada karargah kurduğu anlaşılmıştı. Bunun üzerine, Peygamberimiz Ashabı ile durumu görüştü ve 1000 kişilik bir kuvvetle düşman ordusunun bulunduğu Uhud dağına hareket ettiler. Yolda 300 münafık ordudan ayrılıp geri dönünce müslümanların sayısı 700 kişi kaldı.

    Müslümanlar düşmanın bulunduğu yere varınca, arkalarını Uhud dağına vererek savaş düzenine girdiler. İslâm ordusunun sol tarafında bir vadi vardı. Buradan gelebilecek bir düşman saldırısını önlemek amacıyla Peygamberimiz buraya elli kişilik okçu birliği yerleştirmiş ve onlara şu emri vermişti: "Düşman ister yensin, ister yenilsin, benden emir almadıkça buradan asla ayrılmayınız. Düşman süvarileri gelince ok atınız."
    Müslümanların kahramanca çarpışması karşısında düşman ordusu bozguna uğradı. Bu orduda bulunan kadınlar da dağlara doğru kaçışmaya başladılar. Ancak, savaş tam olarak kazanılmış değildi. Düşmanın takip edilerek kesin sonucun alınması gerekiyordu.

    Ne var ki; Müslümanlar, savaşı kazandıklarını zannederek, düşmanların bıraktıkları ganimet mallarını toplamaya başladılar. Bunları gören 50 kişilik okçu birliği de başlarındaki komutanlarını dinlemeyerek (bir kaç tanesi hariç) yerlerinden ayrıldılar. Halbuki, Peygamberimiz onlara; kendisinden emir almadıkça yerlerinden ayrılmamalarını tenbih etmişti.

    Okçu birliğinin yerinden ayrılması müşriklerin işine yaradı. Derhal toparlanarak okçuların terkettiği vadiden hücuma geçtiler. Bu hücum karşısında müslümanlar çok zor durumda kaldılar. Müslümanların bu gafleti, kazanılmış olan zaferin elden gitmesine, Peygamberimizin amcası Hz. Hamza ile birlikte bir çok İslâm kahramanının şehit düşmesine sebep oldu. Peygamberimizin mübarek dişi kırıldı, yüzü yaralandı. Savaşın en şiddetli anında bile, Peygamberimiz, yüzündeki kanları silerken şöyle dua ediyordu; "Ya Rabbi, Milletimi bağışla... Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."

    İşte Peygamberimizin kalbindeki merhamet ve insan sevgisi...

    Uhud harbinde müslümanlar 70 şehit verdiler. Müşriklerden öldürülenlerin sayısı 22'dir. Savaş esnasında İslâm ordusundaki kadınlar büyük fedakârlık göstermişler, askerlere su dağıtıp, yaraları sararak hizmet etmişlerdir.
    Peygamberimiz yıllar sonra Uhud savaşının yapıldığı yerden geçerken o acı günü hatırlayarak yanındakilere şöyle seslenmiştir: "Müslümanlar! Bundan sonra tekrar putlara tapmanıza imkân yoktur. Bundan zerre kadar endişe etmem. Korktuğum şey sizin dünyaya tapmanızdır."
    Bu savaşta, müşrikler galip gelmekle bareber, bekledikleri sonucu elde edemeden Uhud'dan çekildiler. Yeniden toparlanan müslümanlar bir süre düşmanı takip ettiler. Düşman tekrar savaşmayı göze alamadı. Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Müslümanlar da Medine'ye döndüler.


    Uhud savaşından alınacak dersler
    Savaşın başında müslümanlar zaferi kazanmış iken, daha sonra niçin yenilgiye uğradılar?

    Bunda müslümanlar için alınacak önemli dersler vardır;

    Büyüklerin sözünü dinlememek, kumandanlara itaatsizlik etmek, çok kutsal bir görev olan nöbeti bırakıp şahsi menfaat peşinde koşmak, bir ordunun savaşı kaybetmesine sebep olur ve bundan sadece bu hatayı işleyenler değil, bütün millet zarar görür.

    Uhud savaşında böyle olmuştur. Vadiye yerleştirilen okçu birliğinin Peygamberimizin emrine itaat etmemesi ve nöbet yerini bırakıp ganimet toplamaya kalkması, İslâm ordusunun yenilgiye uğramasına ve müslümanların felakete düşmesine sebep olmuştur.

    Bu tarihi olay müslümanlar için bir uyarıdır.


    Hendek savaşının sebepleri
    Peygamberimiz, Medine'ye hicret ettikten sonra burada yaşayan Yahudilerle antlaşma yapmıştı. Kûba yakınında yaşayan Nadiroğulları Yahudileri, Uhud savaşından sonra Müslümanları rahatsız etmeye başladılar. Müslümanlarla yaptıkları antlaşmaları bozmaya yöneldiler. Bununla da kalmayıp Peygamberimizi öldürmek için suikast bile hazırladılar. Bunun üzerine Yahudiler yurtlarından çıkarılarak sürgün edildiler.

    Yahudilerin ileri gelenleri bunu bahane ederek Mekke'ye gittiler ve Müşriklerle anlaştılar. Uhud savaşından iki yıl sonra müşrikler, Ebû Süfyan'ın kumandasında onbin kişilik bir ordu ile Medine üzerine yürüdüler. Durumu haber alan Peygamberimiz, her zaman olduğu gibi Ashabı ile bir durum değerlendirmesi yaparak, düşmana karşı değişik bir savaş taktiği uygulamak suretiyle Medine'yi korumaya karar verdi.


    Hendek savaşı ve sonuçları (h.5/m.626)
    Müşriklerin büyük bir ordu ile Medine üzerine yürüdüğünü haber aldıktan sonra Peygamberimiz durumu Ashabı ile görüştü. Medine'yi içeriden savunmak ve düşmanın içeri girmesini engellemek için, şehrin etrafına hendek kazılmasına karar verildi. Başta Peygamberimiz olmak üzere Müslümanların sürekli çalışması sonucunda hendek altı günde kazıldı.

    Düşman ordusu Medine önüne geldiği zaman hendeği görünce şaşırdı. Geçecek yer aradılar, fakat bulamadılar. Müslümanlar gece gündüz nöbet bekleyerek düşman hücumlarını önlediler. Peygamberimiz de bizzat sabahlara kadar nöbet beklerdi.
    Düşman ordusunun kuşatması uzadıkça Medine'de darlık ve kıtlık baş gösterdi. Müslümanlar büyük sıkıntı çektiler. Mevsim kış olduğundan soğuktan ve açlıktan iyice bunaldılar.

    Kuşatma başlayalı yirmi yedi gün olmuştu. Kuşatmanın son gününde Peygamberimiz 'a şöyle yalvardı:

    "'ım, Ey Kur'an gönderen Rabbim... Ey düşmanlarla hesabı tez gören Rabbim! Şu düşman topluluğunu kır... Onları hezimete uğrat... İradelerini sars 'ım..."
    Peygamberimiz duasını bitirince, yüzünde sevinç belirtileri görüldü. Duası kabul edilmişti.

    Müslümanlara 'ın yardım edeceğini müjdeliyordu. Akşama doğru düşman tarafında çok şiddetli bir rüzgâr çıktı. Kısa sürede büyük bir fırtınaya dönüşen bu rüzgâr; kumu, toprağı düşmanın yüzüne, gözüne çarpıyor, çadırları söküp atıyordu. Yemek tencerelerini devirip, ateşleri söndürüyordu. Tabiat kuvvetleri âdeta düşmanla savaşıyordu. Bu durum, düşmanı fena halde korkuttu. Daha fazla dayanamadılar. Onbin kişilik ordu bozguna uğradı. O gece korku ve dehşet içinde bir çok yiyecek ve mal bırakarak kaçtılar.

    Sabah olunca, fırtına dinmiş, Medine ve çevresinde düşman kalmamıştı. Müslümanlar kendilerini kurtaran 'a hamdettiler. Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında hiç bir sonuç alamayan Mekkeli müşrikler, İslâm'ın nurunu söndüremeyeceklerini anladılar ve bundan sonra bir daha müslümanlara saldırmadılar.


    Hudeybiye antlaşması (h.6/m.628)
    Mekke'den göç ederek Medine'ye gelen Müslümanlar, doğup büyüdükleri yurtlarını özlemişlerdi. Mekke'deki kutsal Kabe'yi ziyaret etmek istiyorlardı. Hz. Peygamber hicretin altıncı yılında Kabe'yi ziyaret etmek üzere 1400 kişiyle birlikte Mekke'ye gitmek üzere yola çıktı. Mekkeliler durumu haber alınca Müslümanları Mekke'ye sokmamaya karar verdiler.

    Bunun üzerine Müslümanlar, Hudeybiye denilen yerde durdular. Peygamberimiz, Hz. Osman'ı elçi olarak Mekke'ye gönderip, Kabe'yi ziyaret etmek istediklerini bildirdi. Mekkeliler Müslümanların Kabe'yi ziyaret etmesine izin vermediler ve bunu gelecek seneye bırakmalarını istediler. Uzun görüşmelerden sonra Müslümanlarla müşrikler arasında bir antlaşma yapıldı.

    Bu antlaşmanın şartları şu şekilde belirlendi:
    1- Müslümanlar, bu yıl Kabe'yi ziyaret etmeden Medine'ye geri dönecekler.
    2- Gelecek yıl Mekke'ye gelebilecekler, fakat burada üç günden fazla kalmayacaklar.
    3- Müslümanlar, Mekke'ye silahsız gelecekler.
    4- Müslümanlar, Mekke'deki müslümanlardan hiç birini Medine'ye götüremeyecek, Medinelilerden Mekke'de kalmak isteyen olursa kalabilecek.
    5- Mekkeli Müslümanlardan ve müşriklerden biri Medine'ye gidecek olursa geri çevrilecek, Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerse o teslim edilmeyecek.
    6- Arap kabileleri istedikleri tarafla birleşebilecek.
    Antlaşmadan sonra Peygamberimiz ve beraberindeki Müslümanlar Kabe'yi ziyaret etmeden oradan geri dönüp, Medine'ye geldiler.


    Hudeybiye antlaşmasının sonuçları
    Antlaşmanın şartları ilk bakışta Müslümanlar için çok ağır görünüyordu. Buna rağmen, Peygamberimiz bu şartları kabul etti. Çünkü bu antlaşmanın ileride Müslümanlar için çok faydalı olacağını biliyordu.

    Gerçekten de böyle oldu. Medine'ye dönerken yolda "Fetih Sûresi" nazil oldu. Bu sûrede Yüce , Müslümanlara büyük bir fetih ve zafer müjdeliyordu. Mekkeli müşrikler imzaladıkları bu antlaşma ile ilk defa Müslümanların varlığını tanımış oldular.

    Aradan çok geçmeden Mekkelilerden bazı kişiler Müslüman olup, Medine'ye geldiler. Ancak, antlaşma gereğince müşrikler onların geri gönderilmesini istediler. Bundan sonra müslüman olup, Mekke'den kaçanlar, Medine'ye gidemediklerinden Mekke ile Medine arasında bir yerde toplanmaya başladılar. Burası Mekkelilerin ticaret kervanlarının geçtiği önemli bir yerdi.

    Zamanla burada müslümanlar kuvvetli bir topluluk meydana getirdiler. Bu durum karşısında Mekkeliler ticaret yollarının tehlikeye düşmesinden korkmaya başladılar. Peygamberimize elçi göndererek, arzu eden Mekkeli Müslümanların Medine'ye gidebileceklerini bildirdiler ve antlaşmanın bu maddesinin değiştirilmesini istediler. Peygamberimiz, bu isteği kabul etti. Böylece başlangıçta müslümanlar için zararlı olan antlaşma maddesi müşriklerin isteği ile değiştirilmiş, ortadan kalkmış oldu.

    Hudeybiye antlaşması ile Müslümanlarla müşrikler arasındaki gerginlik azaldı. Müşrikler tarafından gelebilecek tehlike ortadan kalkmış oldu. Müslümanlar huzura kavuştu, İslâm'ın sesi çevrede duyulmaya başladı. Mekke'deki önemli kişiler, Medine'ye gelip müslüman oldular. Bu antlaşma Müslümanların çoğalmasına ve kuvvetlenmesine sebep oldu. İslâm'ın her tarafta yayılmasını sağladı.


    Komşu devlet başkanlarına gönderilen İslâm'a davet mektupları
    Hz. Muhammed (s.a.s.) bütün insanlara Peygamber olarak gönderilmişti. Bu sebeple, Hudeybiye antlaşmasından sonra İslâm dini'ni dünyaya tebliğ etme görevine başladı. Bizans imparatoruna, İran, Mısır, Habeşistan, Umman ve Bahreyn Devlet Başkanlarına elçiler yolladı. İslâm'a davet mektupları gönderdi. Peygamberimiz gümüşten bir mühür yaptırmış, üzerine de "Muhammedü'r Resûlullah" cümlesini yazdırmıştı. Mektuplarının altını bununla mühürlüyordu.

    Habeşistan Hükümdarı İslâm'a davet mektubunu alınca müslümanlığı kabul etti. Bizans imparatoru ile Mısır hükümdarı Peygamberimizin elçilerine iyi davrandılar, ancak müslümanlığı kabul etmediler. İran hükümdarı ise, Peygamberimizin mektubunu okuyunca çok saygısız davrandı ve büyük bir öfke ile mektubu yırtıp attı. Bu hükümdar, aradan çok geçmeden oğlu tarafından öldürülmüş ve Peygamberimize yaptığı saygısızlığın cezasını bulmuştur.


    Hayber'in fethi (h.6/m.628)
    Hayber, Suriye yolu üzerinde Yahudilerin oturduğu bir yerdi. Burada yedi kale vardı. Medine'den sürülen yahudilerin bir kısmı da burada ikâmet ediyordu. Hayber Yahudileri Medine'ye saldırmak için bir plân hazırlamışlardı. Peygamberimiz bunlara elçi göndererek anlaşma teklif etti. Yahudiler, Peygamberimizin teklifini kabul etmediler. Müslümanlara hücum etmek için Gatafan araplan ile anlaştılar. Onlar, saldırıya geçmeden, müslümanlar daha önce davranarak 1600 kişilik bir ordu ile yola çıktılar. Üç günde Hayber'e vardılar, Yahudiler müslümanları görünce kalelerine kapandılar.

    Burada Peygamberimiz şöyle dua etti;
    "Ya Rab! Biz senden bu ülkenin, bu ülke ahalisinin, bu ülkedeki her şeyin iyiliğini isteriz. Onun halkının ve içindeki her şeyin şerrinden sana sığınırız."
    Önce Peygamberimiz anlaşma teklif etti. Fakat Yahudiler teklifi reddettiler. Bunun üzerine savaş başladı. 10 gün devam eden şiddetli çarpışma sonunda kaleler birer birer alındı. Hz. Ali bu savaşta çok büyük kahramanlıklar gösterdi. Bir ara kalkanı elinden fırlayıp düşünce orada bulunan bir kapıyı kalkan gibi kullanarak çarpışmaya devam etmişti. Savaşta Müslümanlardan 10 kişi şehit oldu. Yahudilerden 93 kişi öldürüldü.

    Bazı Müslüman kadınlar da; örgü örerek kazandıkları ile askerlere yardım etmek, hastalara ilaç vermek, savaş alanında askere su dağıtmak üzere bu savaşa katılmışlardır.

    Çaresiz kalan Yahudiler, barış istediler. Topraklarında kalarak çiftçilik yapmayı ve elde ettikleri ürünlerinin yarısını Müslümanlara vermeyi teklif ettiler, istekleri kabul edildi. Peygamberimiz Yahudilere iyi davrandı. Buna rağmen, Yahudiler bir ziyafet vererek Peygamberimizi zehirlemeye kalkıştılar. Yemeğe zehir katıldığı tarafından Peygamberimize bildirildi ve ağzına aldığı lokmayı dışarı atarak zehirlenmekten kurtuldu.


    Kâbe ziyareti (kaza umresi) (h.7/m.629)
    Bir yıl önce yapılan Hudeybiye antlaşması gereği bu yıl Müslümanlar Mekke'ye giderek Kabe'yi ziyaret edeceklerdi. Peygamberimiz, 2000 Müslümanla birlikte Medine'den yola çıkarak Mekke'ye geldi. Kabe'yi görünce, hep bir ağızdan tekbir getirdiler. Usulüne uygun olarak Kabe'yi ziyaret ettiler ve ihramdan çıktılar. Ertesi gün Peygamberimiz Kabe'ye girdi. Öğle vakti gelince Bilal-i Habeşi tatlı ve gür sesiyle öğle ezanını okudu. İkibin müslüman cemaatle öğle namazını kıldılar.
    Müslümanlar, Mekke'de üç gün kaldıktan sonra geri döndüler. Bu ziyaret sırasında Mekkeliler, Müslümanları dikkatle izlediler. Müslümanların temizliği, güzel ahlâkı onların üzerinde olumlu etkiler bıraktı. İslâm'a karşı içlerinde sevgi uyanmaya başladı. Kureyş'in ileri gelenlerinden Halid b. Velid ile Amr b. As Medine'ye giderek Müslüman oldular.


    Mekke'nin fethi (h.8/m.630)
    Mekkeliler Hudeybiye antlaşmasını bozdular. Peygamberimiz kendilerine haber göndererek antlaşma şartlarına uymalarını istedi. Mekke'liler antlaşma şartlarına uymamakta ısrar ettiler. Yapılan görüşmelerden de sonuç alınamayınca, Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke'yi fethetmeye karar verdi ve 10.000 kişilik bir ordu hazırlayarak Hicret'in sekizinci yılı Ramazan ayında Mekke üzerine yürüdü.
    Mekkelilerin müslümanlara karşı koyacak güçleri yoktu. İslâm ordusu dört koldan Mekke'ye girdi. Peygamber .Efendimiz Mekke'nin kan dökülmeden alınmasını istiyordu. Bunun için askerlere şöyle dedi:

    "Kesinlikle kan dökmeyin, silahlı çatışmaya girmeyin."

    Dediği gibi de oldu. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Peygamberimiz Harem-i Şerife giderek Kabe'yi putlardan temizletti ve orada toplanan insanlara önemli bir hutbe irad etti. Peygamberimiz bu hutbesinde:

    'ın birliğini, insanların eşit olduğunu, geçmişteki kan davalarının kaldırıldığını anlattıktan sonra şu anlamdaki ayeti okudu:

    "Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Sizin katında en şerefliniz, O'ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz bilir ve işitir." (Hucurât Suresi, 13)

    Bu sözleri dinleyen Mekkeliler, vaktiyle Peygamberimizi öldürmeye kalkışmışlar, ilk müslümanlara dayanılmaz eziyetlerde bulunmuşlar, İslâm'ın nurunu söndürmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Şimdi boyunlarını bükmüş, haklarında verilecek kararı bekliyorlardı.

    Peygamberimiz (s.a.s.) kendilerine sordu:
    - Ey Kureyş topluluğu! Hakkınızda ne yapacağımı sanıyorsunuz?
    - Sen, asil ve şerefli bir kardeşsin, dediler. Peygamberimiz (s.a.s.) burada da büyüklüğünü gösterdi.
    - "Bugün sizi kınamak yok, hepiniz serbestsiniz" buyurdu ve hepsini affetti.
    Mekke'yi fetheden büyük Peygamber, engin merhameti ve bağışlayıcılığı ile de gönülleri fethetti. İnsanlığa en güzel ahlâk ve fazilet dersi verdi. Mekke'nin fethedildiği gün öğle ezanını, Hz. Bilâl-i Habeşi Kâbe'nin damına çıkarak okudu. Namaz kılındıktan sonra Peygamberimiz Safa tepesine çıktı. Yeni müslüman olanlar da orada toplandılar. Önce erkekler, sonra da kadınlar biat ettiler. (Yani Peygambere itaat edeceklerine söz verdiler.)

    ünü gösterdi.
    - "Bugün sizi kınamak yok, hepiniz serbestsiniz" buyurdu ve hepsini affetti.
    Mekke'yi fetheden büyük Peygamber, engin merhameti ve bağışlayıcılığı ile de gönülleri fethetti. İnsanlığa en güzel ahlâk ve fazilet dersi verdi. Mekke'nin fethedildiği gün öğle ezanını, Hz. Bilâl-i Habeşi Kâbe'nin damına çıkarak okudu. Namaz kılındıktan sonra Peygamberimiz Safa tepesine çıktı. Yeni müslüman olanlar da orada toplandılar. Önce erkekler, sonra da kadınlar biat ettiler. (Yani Peygambere itaat edeceklerine söz verdiler.)




peygamber efendimizin kronolojik hayatı,  peygamber efendimizin kronolojisi,  peygamberimizin kronolojisi ,  peygamberimizin hayat kronolojisi,  peygamber efendimizin hayat kronolojisi,  peygamber efendimizin hayatı kronolojisi,  peygamberimizin kronolojik hayatı