Mumine.com ile Misafir Soru - Cevapları Forumundan Kuranı Kerimin Kavramları Hakkında Kısa Bilgi.
  1. #1
    Kayıtsız Üye
    Misafir


    Kuranı Kerimin Kavramları







  2. #2
    mumine
    Üyelik tarihi
    15 Şubat 2009
    Bulunduğu yer
    Türkiye
    Mesajlar
    4.258
    Reklam




    KURANIN KAVRAMLARI VE KISA AÇIKLAMALARI




    Alem: Kur'an'da, Allah'ın dışında olan ve her parçası Allah'a şahidlik eden varlık bütünü. Alametler mecmuası, İlm'in konusu, objesi. Evren, insanlık ve yaratılmışlar dünyası anlamlarında da kullanılır.Amel: Belli bir amacı olan her fiil, eylem ve tutum. Davranış tarzı. Arafat: Hacıların Arefe günü Mekke'ye 12 mil uzaklıkta vakfeye durdukları dağın ismi. Arafe günü: Zilhicce'nin dokuzuncu günü. Anlatıma göre Adem ile Havva'nın buluştuğu yer.Arş: Sözlükte, tavan. Çadır ve çardak gibi gölge veren şeye de denir. Üzerine oturulan ya da yatılan yüksekçe zemin. Taht. Hükümdarların iktidarını gösteren simgelerden biri. Yücelik makamı. Yükseklik, üstünlük. Hüküm, yönetim ve tasarruf makamı anlamlarında da kullanılır. Kur'an'da geçen "Allah'ın Arşı" deyimi bu mecaz anlamlarıyla anlaşılmıştır.Ashab: Halk. Yakın çevre, arkadaşlar grubu. Sahabeler.Asr: Mastar olarak hapsetme, engelleme, vergi verme. Bir şeyin belli vakti. İnsanın ömrü. Zaman, uzun bir dönem. İkindi vakti. Kur'an'da, peygamberlik (Nübüvvet) çağı. Zamanın sonu.Aşiret: Kan ve akrabalık bağına dayalı küçük insan topluluğu; veya erkeğin, yakın evlilik bağlarının belirlediği hısımları. Kabileden küçük topluluk.Avret: Kişinin açılmasından utanç (haya) duyduğu her şey. Vücudun mahrem kısımları, insanın ayıp yeri. Görülmesi ve açığa çıkarılması günah olan yerler.Ayet: Sözlükte, açık alamet, nişan, şifre sembol. Bir başka şeye işaret eden şey. İbret, ders veren. Delil. Kesin bilgi ve gerçek ifade eden şey. Cemaat, topluluk. Yüksek bina, yapı. Şahıs, siluet, karaltı. Kur'an'da, insan üstü oldukları için Allah'ın varlığını kanıtlayan olağan dışı olaylar ve azab. Kur'an-ı Kerim cümleleri. Allah'ın birliğine şahidlik eden bütün maddi olgular, simgeler.Azab: Eziyet. Kur'an'da, Allah'ın, dinine uymamaları ve hükümlerine karşı gelmelerinden dolayı kullarına hem dünyada, hem ahirette verdiği cezalar. Dünyadaki azaplar; çöküş, yıkım ve felaketler, fırtına, kasırga, yıldırım çarpması, tufan, sayha (çığlık), kuraklık, deprem, şiddet, açlık, dayanılmaz yoksulluk, iç savaş, sonu gelmeyen çatışmalar v.b. Ahiretteki ise ebedi eziyet. İnsanı ve toplumu kuşatan amansız yıkım, ebedi hayatın kaybından doğan acılı sonuç.Aziz: İzzet, şeref ve kudret sahibi. 'Üstün ve güçlü olan'. Değerli. Bütün bunlara en çok sahip olan, Allah.Bağy: Azgınlık, kıskançlık, hakka tecavüz. Haksız yere yükselme isteğiyle sınırı çiğneme. Hukuk ihlali. Önderliği isteme. Zulüm. İnsanlar üzerinde hegamonya, tahakküm kurma. Zorbalık ve baskı. Başkalarını daha da küçük gruplara ayırıp bölme, birliği parçalama. Mağrur ve mütekebbir tavır ve tutum.Bahira: Kulakları yarılarak putlar için bırakılan deve. Cahiliye geleneklerine göre bir deve beş defa doğurur ve beşincisi dişi olursa, bu devenin putların hakkı olduğuna inanılırdı. Dolayısıyla üzerine binilmez ve sütü sağılmazdı.Ba'l: Dört yüzlü ve yirmi arşın boyunda, altından yapılmış bir put ismi.Bâri: Kusursuz yaratan, yaratması tümüyle kusursuz olan. Eşyayı ve her şeyin bölüm ve unsurlarını bir denge ve uyum içinde yaratan. Allah.Basîr: Herşeyi hakkıyla gören. Allah.Basiret: Tabsir. Sözlükte, görme. Mecazen, hikmetle bakan iç göz, kalb gözü. Kur'an'da, mü'minin feraseti ve özü kavrayış gücü. Nur. Apaçık hikmetli belgeler. İdrak sahibi kalbin gücü. Çoğulu Basair. Basair, ayetler, hakka yönelten belgeler, marifet, keskin görüş, ibret ve görüş aydınlığı anlamlarında kullanılır.Bâtın: İçsel. İç gerçeklik. Akılların uzanamadığı, iç mahiyetine şahid olup kavramaktan aciz kaldığı. Allah'ın isimlerinden biri.Batıl: Hakkın dışında olan. Yok olucu, gidici, vücutta durmayan şey. Haksız, gerçek nedeni olmayan. Saçma, boş, çürük, abes, hikmetsiz, dayanaksız. Kur'an'da, Allah'ın hükmüne aykırı olan her şey. Hırsızlık, ihanet, gasb, kumar, faiz, sefahat, israf ve meşru olmayan her tutum ve davranış tarzı v.b.Bedi': Bir örnek edinmeksizin ve bir modeli esas almaksızın yaratan. Yaratması bir araca, maddeye, zamana ve mekana bağlı olmayan, yaratması olağanüstü çarpıcılıkta ve güzellikte, şaşkınlık verici olan. Allah.Bela: Bir şeyin gi
    zli olan durumunu, iç yüzünü tanımayı isteme, bir şeyin mükemmelliğini veya eksikliğini açığa vurma. Kur'an'da, imtihan, fitne, deneme, tecrübe.Belağ: Sözlükte, kifayet, yeterlilik. Olgunluk. Tebliğ. Kur'an'da, Peygamberin risaleti.Berae: Berî olma, uzaklaşma. Nota, ültimatom. Siyasi ve hukuki anlamda savaş durumunu gerektiren durum ve ilişkilerin kesilmesi.Bereket: Hayır, bolluk, kutluluk. Bir şeyde ilahi hayrın olması.Berzah: Engel, perde. İki şey arasındaki sınır. İki su arasındaki dil. Kur'an'da, ölülerin dünya hayatına dönmelerini engelleyen sınır.Beyan: Açıklama, açığa vurma. Güçlüğü giderme. Tefsir, anlamı toplu, genel ve kapalı olan bir şeyin açıklama ve tefsiri. Delil teşkil etme.Beyt-i Atik: En eski ev. İlk ev. İnsanlar için özgürlük sembolü. Ka'be. Beyyine: Nur gibi kendisi ayan beyan apaçık olan, başkasını da açıklayan. Apaçık belge, delil. Yakîn. Açık burhan. Kesin delil. Hakkı batıldan ayıran huccet. Kur'an'da, basiret. Mucize. Kur'an. Vahy.Biat: Sözlükte, el sıkışma. Terimsel anlamı, bir kimsenin devlet başkanlığını veya bir yönetimin meşruiyetini kabul etmek, yetkilerini doğrulamak, emir ve kararlarına itaat edeceğine ilişkin kesin bir taahhütte bulunmak. Yönetim biçimini belirleyen siyasal sözleşme. İslamiyette biat, özgür bir irade ile ve meşru bir öndere verilir.Bid'at: Sonradan ortaya çıkma. Terim olarak da dinin tamamlanmasından sonra ortaya çıkarılan ve dine izafe edilen, dinin kapsamında sayılan şey. Türedi.Birr: Allah'a boyun eğmede ve hayırlı amellerde genişlik, bolluk. İhsan. Hayırda kemal derecesi. Kur'an'da, İslama uygun inançlar. Salih ameller, farzlar ve nafileler. Hayır dolayısıyla dosdoğru olan söz ve tutum. Hacc'ın kabulü. Cennet. Fazilet, güzellik, çok iyilik. Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya sebep olan, Allah'a yaklaştıran her şey.Burhan: Kesin kanıt. Delil, belge. Kur'an'da, mucize, Kur'an.Cahiliye:Kelime kökü bilgisizlik (cehl). Terim olarak, İslam öncesi ve İslam dışı insanın ve toplumun yaşama tarzı. Sefahat, isyan ve ahmaklık (hamakat) anlamlarını da taşır.Cehalet: Kelime kökü cehl. Bilgisizlik. İlmin yokluğu. Bir şeye olduğundan başka bir biçimde inanmak, bir şeyi gerçeği dışında bilmek, anlamak ve buna göre hareket etmek.Cehul: Çok cahil, sonunu bilmeyen.Cann: Cinn'in babası, İblisCalut: (Golyat) Hz. Davud'un savaşarak veya sapanla vurup öldürdüğü Amelika'lı baskıcı ve zorba bir kral.Cebbar: Sözlükte, kahhar, zorba. İstediğini yaptırabilecek güce sahip olan. Her türlü kanun ve kuraldan kendini üstün görecek kadar kendisini büyük gören veya gerçekten bu güçte olan.Dünyevi planda tiran, diktatör. El-Cebbar: Kırılanları onaran, noksanları tamamlayan, dilediğini zorla da yaptırabilen, sınırsız kudret ve güç sahibi. Allah.Celal: Büyük ve ulu. Her türlü eksiklikten münezzeh, yüce. Allah.Celde: Ete geçmeyecek şekilde cilde vurulan darbe.Cenin: Annesinin rahminin saklayıp koruduğu çocuk. Henüz doğmamış çocuk.Ceza: İyi ya da kötü, mutlak anlamda karşılık. Azab. Mükafaat, ödül. Gına, yeterlilik.Cibt: Allah'ın dışında kendisine kullukta bulunulan her şey ve her kişi. Büyücü, kahin v.b.Cihad: Cehd kökünden gayret, çaba, güç, takat. Kur'an'da, Allah yolunda savaşma, çaba harcama.Cilbab: Eski Arap geleneğinde, kadınların üzerlerine aldıkları tepeden tırnağa örtü. Kadınların avret yerlerini fitneye yani cinsel tahriklere yol açmayacak bir biçimde örten dış elbise.Cinn: Sözlükte, örten, beş duyu organının alanı dışında kalan. Gizli, gözden saklı anlamındaki "cinnun" kökünden gelir ve gözle görülemeyen varlıklara denir. İnsan alemi dışında yaşayan, yani ünsiyeti olmayan, gizli, ruhani yaratık.Cizye: Borç ödeme, ahidde bulunan kimsenin ahdine uygun olarak verdiği vergi. İslam devletinin, verdiği hizmetlere karşılık Zımmi'lerden yani müslüman olmayan teb'adan kişi başına aldığı vergi.Cudi: Hz. Nuh'un gemisinin üstünde durduğu dağ. Güney Doğu Anadolu bölgesinde Cizre'dedir.Cünub: Sözlükte, uzaklaşmak. Gusül yani yıkanmayı gerektiren durum.Dâbbe: Debb veya Debib, debelenmekte olan canlı. Hafif yürüme, debelenme. Hareketi gözle görülmeyen şeyler için kullanılır. Tefsir kaynaklarına göre Kıyametin büyük işaretlerinden biri. Daire: Beddua. Yıkım, azab. Felaket dileği. Dalalet: Şaşırma, unutma, karıştırma, doğru yoldan sapmışlık. Tereddüte düşme, hangi sebeple olursa olsun doğru yolu ve gerçeği, ya da bir şeyin aslını bulamama. Hidayetin zıddı. Gaflet, hayret, gaybubet, helak.Dehr, Dehrî: Sınırı belli olmayan uzun zamanlar. Evrenin yaratılışından yıkılışına kadar süren zaman. Evrenin bekası süresi, uzun müddet. Dehrî ise, insan hayatının bu dünyada yaşanan ömürden ibaret olduğunu kabul eden ve ahiret hayatını inkar eden dünya görüşüne, felsefi düşünceye mensup kişi. Ateist.Delil, Delalet: Kendisiyle bir şeyin bilgisine, marifetine varılan şey. Remiz, işaret, belge, ispat dayanağı.Derece: Konaklama yeri, menzil. Fazilet, yüksek makam. Üstün sevab.Devlet (Düvle-Tedavül): Servet, zenginlik, baht, galibiyet, sevinç veya nimet gibi insanlar arasında bir buna bir ona geçen üstünlük durumu. Belirli bir sınıf elinde dönüp-dolaşan, tedavül halinde olan mülk, güç. Devlet.Din: Mutlak anlamda şu veya bu şekildeki düşünme, yaşama tarzı. Yol. Allah'a itaat. Üstün kabul edilen bir varlığa boyun eğme, onun yetki ve hükümlerini benimseme. Üstünlük, üstün gelme. İtaat, kulluk, ibadet. Arapça'da eş anlamlısı millet. Şeriat. Mezheb. Âdet, taklit. Ceza, ödül, muhakeme, hesab. Kaza, siyaset, kahr, hal.Din Günü: Ceza ve hesap günü.Diyet: Öldürülen veya yaralanan bir kimseye veya varislerine, bu zarara sebep olan kişi veya yakınlarınca ödenmesi gereken para, mal, değer.Dua: Küçüğün büyükten, gücü yetmeyenin muktedir olandan ihtiyaç ve dileğini uygun bir tarzda içten davranarak istemesi. Yalvarma-yakarma. Çağırma. Sorma, İbadet, kulluk.Bühtan: Hakkında Ecel: Bir vakit veya o vaktin sonu. Tesbit edilmiş süre. Kıyamet günü. Çöküş zamanı, kavimlerin yıkılışları. İnsan hayatı. Ölümden dirilişe kadar olan zaman. İddet. Ecel'l-Allah: Dirilme, hesab ve ceza için Allah'ın tayin ettiği süre, vakit.Ecir: Dünyevi ve uhrevi karşılık, büyük sevab.Ehl: Halk, ahali. Aile, yakın akraba, çevre.Ehl-i Beyt: Hz. Peygamber'in ev halkı veya Ümmü Seleme'nin hadisinde saydığı Peygamber efendimizin abası altına aldığı kimseler.Emanet: Mastarı eminlik; başkasının hukukunun emniyet ve güvenliği. Emniyet edilip inanılan şeyin ismi. Mutmain olmak, her türlü endişeden kurtulmak. Kur'an'da, Allah'ın ve kulların hukuku. Sorumluluk. Vahyi yükümlülük. Tevhid kelimesi. Adalet. Akıl.Emin: Eman ve emniyet sahibi, asla ihanet etmeyen güvenilir kimse.Emir: İş, durum. Fiil. Yönetici, vali. Çoğaltma, arttırma. Buyruk, Tedbir. Kur'an'da, Allah'ın dilediği gibi işleri düzenlemesi. Yükümlülük. Nusret, zafer, kaza, kader. Allah'ın "Ol" emriyle vücud bulmuş olan şey. Teklif. Azab. Vahy. Kıyamet.Endâd: Benzerler, denkler, eşler. Ortaklar, ortak koşulanlar, Allah'a eş ve benzer tutulan varlıklar.Enfal: Ganimet.Ensar: Yardımcılar, yardım edenler. Terim olarak, hicret eden Mekke'li muhacirleri yurtlarına alan müslüman Medine halkı.Erbâb: Rab edinilenler. Sözlerine, Allah'ın sözüymüşçesine itaat edilenler. Kur'an'da, Kitap ehli bilginleri, din adamları.Esâtir: Efsane, mitoloji, geçmiş zamanlardan aktarılan uydurma masallar.Esmaü'l-Hüsna: Allah'ın en güzel isimleriEza: Tiksindirici şey, iyiliğe çirkin bir şekilde karşılık verme. Dil uzatma, ihsanı yüze vurma, başa kakma, minnet altında bırakma gibi yollarla acı verme. Dünyevi ve uhrevi eziyet, zarar.uydurulduğu kişiyi dehşete ve şaşkınlığa düşüren iftira. Büyük yalan.Farz, Fariza: Yapılmasını Allah'ın buyurup gerekli kıldığı şey, kesin hüküm. Emir.Fazl: 'Lütuf ve ihsan'. Rızık. Ticarette kazanç, fazlalık, arttırma, tercih ve üstünlük. Kur'an'da, Allah'ın bol ve güzel armağanı.Felah: Sözlükte, yarmak ile ilgili bir kelime olup engeli yarıp aşmak, kendini kurtarmak ve istenen noktaya ulaşmak demektir. Felaha erenler, Kur'an'da, dünyanın çeşitli engellerini ve zorluklarını İslam'ın temel hükümlerine bağlı kalarak aşan, imtihanlarını vererek kendileri için hazırlanan ebedi cennet mutluluğuna ve kurtuluşa eren kimseler, mü'minler. Büyük kurtuluş, necat. Fevz, mutluluk, zafer.Felek: Yörünge, yıldızların ve gezegenlerin akış yönü. Rota.Ferc: Avret. Cinsel organ. Irz, namus.Fesâd: Bozulma, kirlenme, kokuşma. Yozlaşma, dejenerasyon, soysuzlaşma, itidalden sapma. Maddi-manevi kirlilik. Islahın zıddı. Karışıklık, kışkırtıcılık.Fetih: Sözlükte, kapalı olan bir şeyi (kapı v.s.) açma. Kendilerine kapalı olan toprakları açmak, yani almak. Nusret, zafer ve yardım. Ganimet. Fiili hüküm, karar, iki şeyi birbirinden ayırma, kaza. Fetih günü: Kur'an'da, mü'minlerin zafer günü. Kıyamet. Mekke'nin fethi. Fettah: Hüküm veren, hakim.Fetret: Sözlükte, ara dönem. Terim olarak, iki peygamberin gelişi arasında geçen ara dönem. İlahi hükümlerin veya vahyin bir süre durması, gelmemesi. Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasındaki zaman.Fetva: Fetva'dan "İfta", sorulan bir müşkülü açıklama, kuvvetlendirme, gençleştirme, yorgun ve bitkini dinçleştirme. (Bir kimsenin müşkülünü çözen, onu dinçleştirip gençleştiren, yeniden ona güç ve kuvvet veren gibidir.) Dolayısıyla fetva da, karmaşık bir meselede hakkı ve doğruyu açıklayıp müşkül sahibinin kalbine kuvvet verme. Hükümler konusunda ortaya çıkan güçlüğü giderme, sorunları, çözme, cevaplama.Fevz: Kurtuluş ve mutluluk. Çokluk içinde yürüme, büyük bir bolluğa kavuşma, zafere ve esenliğe ulaşma.Fey: Sözlükte, dönmek, çevrilmek ve dönen gölge. Terim olarak, zorluk ve güçlük çekmeden, silah kullanmadan, savaşsız ele geçirilen ganimet. Kafirlerin mallarından müslümanlara dönen şey. Ümmet mülkiyeti.Fıkıh: Sözlükte, bilinenden yola çıkarak bilinmeyene varmak, ulaşmak. Bir şeyin özünü, iç yüzünü kavrama yeteneği ve çabası. Terim olarak, ilim. İslam hükümlerinin bilgisi.Fısk: Sözlükte, mutlak anlamda çıkma. İtaatten isyana çıkış. Kur'an'da, Allah'ın hükümlerine karşı inat etme, ayak diretme, Allah'ın ve Resulünün emirlerini terketme. Küfür, isyan, yalan, günah, kötülük.Fıtrat: İlk yaratma olan fatara'dan mastar. Yaratılışın ilk tarz ve heyeti. Fâtır: Bir şeyi başlangıcında yaratan.Fidye: Karşılık. Kölenin özgürlük bedeli. Ganimet.Fitne: Sözlükte, altının diğer yabancı madenlerden ve unsurlardan ayrılması için ateşte, potada eritilmesi. Mazaret. Karışıklık. Deneme, imtihan. Allah'a şirk koşma. Bela. Şiddetli azab. Küfür. Şirkin sonucu. Azgınlık, sapıklık. Günah, rüsvaylık, delilik, ayrılık, kavga. Bir düşünce veya inancı zorla kabul ettirme.Fücur: Sözlükte, fecr gibi bir şeyi genişlemesine yarmak, yırtmak. Terim olarak, din örtüsünün yarılması parçalanması. Günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, karşı gelmek, muhalefet etmek, baş kaldırmak, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak. Zina, ahlaki çöküntü. Takvanın zıddı.Fuhş, Fahşa: Hakka uygun olmayan her işe denir. 'Çirkince-utanmazlık', hayasızlık, zina, isyan. Nefse zulüm. Gerek söz ve gerekse eylem bakımından yüklenilen her kötülük ve günah. Yalan, iftira. Zina gibi cinsel şehvetlere uymada aşırı tutku, fuhuş.Furkan: Sözlükte, ayıraç. Nur. Sabah. Kur'an'da, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran, böylece hidayete ulaştıran. Kur'an ve diğer ilahi kitaplar.Gayb: Duyumların ve insan ilminin kendisine uzanamadığı, gözden gizli olan her şey. Şehadetin (görmenin) zıddı. Kur'an'da, Allah'ın varlıklarından haber verdiği, ama mahiyetlerini gerçek anlamda bilemediğimiz yerler, varlıklar. Geçmişe ait bilgi ve haber. Görünmez âlem. Vahy, ilahi haber. Gazab: Kalbte kanın feveranı, intikam isteği veya bu istekle heyecanlanma, galeyana gelme. Öfke, hışım. Lanet. Rızanın zıddı. Gına (İstiğna, tuğyan): Tağa fiilinden, suyun kabararak yatağından taşması. Taşkınlık, haddini bilmemek, kibir. Kur'an'da, Allah'a teslim olmayı reddetme. Kendini tümüyle serbest görme, Allah'a muhtaç saymama. Zenginlik, hiç kimseye ve hiç bir şeye ihtiyaç duymama, bir şeye yetişip onun yerini tutma. Gani: Hiç bir şeye ihtiyacı olmayan ve herkes, her şey kendisine muhtaç olan. Allah.Gıybet: Bir kimsenin gıyabında yani yokluğunda kendisiyle ilgili hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek. Dedikodu, arkadan çekiştirme.Gurur: İnsanın hoş ve güzel bir şey buldum zannına kapılarak sevinmesi, övünç duyması, fakat daha sonra kötü olduğunu öğrenip yerinmesi, büyük acılar duyması, aldanması. Aldanış, tamah. Batıl olan, insanı yanıltan, aldatan her şey. Mal, makam, şehvet v.b. Yıkanma, yıkama. Boy abdesti.Habîr: Haberi olan, her şeyden hakkıyla haberdar olan, Allah.Habîs: Kötü, pis, iğrenç, çirkin. Fena kimse veya fena şey. Maddi ve manevi temiz olmayan her şey. Murdar. Kur'an'da, haram. Kan, domuz eti, faiz, rüşvet, Allah'ı tanımamak, küfür, yalan v.b.Hacc: Özel ve belirli bir amaçla bir şeye veya bir yere çokça gidip gelmek. Kasd. Bilinen tarzda Allah'ın Ev'ini, Ka'be'yi ziyaret etmek.Hâciz: Aradaki engel, araya girme, perde.Had, Hudud: Sınır. Terim olarak, nehyedilen şeyler, yasaklar, haramlar. Allah'ın koyduğu ilkeler, çiğnenmemesini istediği sınırlar, kurallar.Hadis: Söz. Haber, nakil. İnsanda gerek uyku, gerek uyanıklıkta içe doğma ya da işitme suretiyle gelen söze de denir.Hâdis: Bir şeyin sonradan meydana gelmesi.Hafîz: Koruyan, gözeten. Yapılan işleri bütün ayrıntılarına varıncaya kadar tutan. Her şeyi belli vaktine kadar her türlü beladan saklayıp koruyan. Allah.Hak: Doğrunun kendisi, gerçek. Doğru ve gerçeğin kendisine uygun olan söz. Kur'an'da, adalet, doğru hüküm. Varlığı hiç değişmeden duran. Sabit, varlığı aklın inkar edemeyeceği biçimde ortada olan. Allah. İndirilen hükümler. Kur'an'ın verdiği doğru haberler. Farz olan zekat. Mahsül zamanında zekattan ayrı olan hak, pay, tatavvu.Hakîm: 'Hüküm ve hikmet sahibi'. Allah.Halife: Başkası adına naiblikte, vekillikte bulunmak. Hilafet kişinin ya yokluğunda veya aciz ve güçsüz düştüğünde ya da vekil kılınan kimseyi yüceltme amacıyla yapılır. Allah, insanı yücelten bir varlık olarak onu yeryüzünde kendi halifesi kılmıştır. Halef: Birinin yerini hayırla tutmak. Half: Birinin yerini kötü olarak tutmak. Kötü nesil anlamlarına da gelir. Hilafet: Bir kimseden sonra onun yerine geçmek, ondan sonra gelmek veya onu en güzel bir biçimde temsil etmektir.Hilm, Halîm: Nefsi heyecan ve gazaplanmaktan kendini alıkoyma gücü. Ceza ve karşılık vermekte aceleci davranmayan. Teenni sahibi. Suçluların cezasını vermeye gücü yettiği halde bunu erteleyebilen, yumuşak davranan. Allah.Halk: Yaratma, yaratış. Allah'ın verdiği fıtrat. Bir şeyi bir şeyden var etme, icad etme. İstihale. Ahlak ile aynı kökten nitelik, özellik. Var olan bir şeye şekil verme veya yok olanı var etme. Aynı kökten türeme bir başka anlamı da yalan uydurma (Huluk).Hamd, Hamid: Övgü, şükür, sena. Övgüye, yüceltilmeye yalnızca kendisi layık ve hak sahibi olan. Allah.Hamr: Örtmek anlamında mastar; çiğ üzüm şırasından sıkılmış ve köpüğü atılmış şarabın ismi. İçkiye, aklı örttüğü için "humar" denir. Himar: Hımır maddesi, setr, örtü ve kapalılık; bundan dolayı kadının baş örtüsü.Hanif: Hak dine eğilim. Tevhid dini, muvahhid. Tek bir tanrıya, Allah'a inanıp, yalnızca ona kulluk eden. Hannas: Geri çekilerek, büzülüp sinerek, pusuda yatıp, fırsat buldukça döneklik yapma adeti olan, sinsi. İçten içe kuruntu veren, gizlice vesveseler aşılayan, saptıran, suistimal eden. Allah'ın adı anıldığı zaman sıkılan, insan kalbine ve ruhuna karşı gizli ve sinsi saldırılar düzenleyen. Şeytan. Hunnes: "Hanis"in çoğulu. Geri dönüş, geri kalma, sinen, sindirip ortadan kaybolan, geri kalan, gerileten demektir.Haraç: Karşılık. Ücret. Vergi. Terim olarak hukuken mülkiyeti devlete ait olmakla birlikte, kullanım hakları üzerinde yaşayanlara verilmiş toprak, bu toprak için ödenen vergi.Haram: Kelime anlamı yasak. Yasaklanan her şey için kullanılır. Terim olarak, Allah'ın ve Resulünün yasak kıldıkları, dinde meşru, temiz ve güzel görülmeyen şeyler. Helalin zıddı.Hars, Harras: Zan ve tahmine dayanarak, bir delili olmaksızın fikir beyan etme. Yalan söyleme. Harras: Çok yalan söyleyen, yalan söylemeyi adet haline getiren.Hasene: İyilik, güzellik, sevap, nimet, afiyet, başarı. İhsan, kurtuluş. Ruhi ve bedeni sevindirici şey. Haşr: Bir araya toplama, toplanma. Bir topluluğu yerinden çıkarıp belirli bir yere sürme, halkı celbetme, hazır bulundurma, toplama. Terim olarak kıyamet gününde hesaba çekilmek, ceza ve mükafaat için insanların diriltilerek bir araya getirilmesi toplanması. İlk Haşr: İlk savaş.Haşyet: İçi titreyerek korkma, çekinme, endişe etme, saygı dolu bir korku duyma.Hata: Yanlışlık, günah, küçük günah, isyan. Bazan bilmeyerek yapılan istenmeyen hareket.Havari: Halis beyaz anlamına gelen Havar'ın ismi mensubundan çoğul; şehir kadınlarına beyazlıklarından dolayı "Hevariyyat" denir. İhlasa ve sevgiye aykırı şeylerden uzak, halis temiz, içten bağlı dost. Hz. İsa'nın arkadaşları, sahabesi, seçkinleri, yardımcıları.Hayy: Hayatı daimi ve ebedi olan. Fenası yani sonu, kesintisi olmayan. Bitki ve canlıların gelişme gücü, iç güdü kuvveti. Her türlü gam ve üzüntünün giderilmesi. Ebedi ahiret hayatı. Allah'ın en güzel isimlerinden biri.Hayır: Kendisinde yarar, fazilet, adalet, bereket bulunan şey. Şerrin zıddı. Kendisinden fayda sağlanan, mal. Beğenilen, gönlün eğilim gösterdiği şey. (İlim, akıl, iyilik gibi.) Kur'an'da, cennet. İslam'ın ve temiz aklın beğendiği her şey.Hayız: Belli periyotlarla rahimden akan kan. İddet, aybaşı hali.Hedy: Terim olarak, Allah'a yakınlaşmak amacıyla Beytullah'a hediye edilen veya Allah'a adanan kurbanlık hayvan. En azı bir koyun veya bir keçidir.Helak: Yıkım. Dünyevi ve uhrevi azab. Çöküş, çöküntü, tahammülü mümkün olmayan felaketler. Toplumsal çalkantılar, buhran, iç çözülme.Helal: Haram'ın zıddı. Terim olarak, Allah'ın ve Resulünün yapılmasını, işlenmesini veya yenmesini meşru gördüğü şey. Temiz, güzel, hoş.Hesab: Sayıları kullanma işlemi, sayma, tesbit etme. Takdir etme. Yeterlilik. Sorgu, sorgulama. Hesap günü: Ceza ve din günü. Heva: İstek, tutku. Nefsin arzu ve hevesi. Şehvet. Şehvete karşı şiddetli eğilim. İnsanın bozulmasına yol açan bütün olumsuz içsel etkenler. Hicab: Perde, engel, örtü. Haciz, sur.Hicret: Göç. Allah yolunda veya başka bir amaçla kişinin kendi yurdunu, malını, aile ve yakınlarını terkedip başka bir yere göç etmesi, göçmek zorunda bırakılması.Hidayet: Doğruya ve hayra yönelme, varma. Başarı. İslam'ın yolu. Kur'an'da, Allah'ın, lütuf ve ihsanı sonucu, neticesi hayır ve mutluluk olan yolu, kendi hoşnutluğunun yollarını göstermesi, araçlarını, sebeplerini bildirmesi, başarı nasib etmesi. Cennet. Akıl, sünnet, nübüvvet. El-Hâdi: Hidayeti yaratan, veren, dilediği kulunu hayırlı ve kazançlı yollara yönelten, başarı veren, kılavuz olan. Allah.Hikmet: İlim ve akılla gerçeği bulma, var olan her şeyin iç yüzünü tanıma, bilme. Marifet, irfan. Resulün sünneti. Dinde fıkhetme, derin bir kavrayışa sahip olma. Sözde ve davranışta tam ve doğru isabet. Akıl. Kur'an'ın tefsiri. Fehm, icad, siyaset. İlahi ahlakla ahlaklanma. Sebeplerini bilerek belli ve yüce bir amaca vardıracak tarzda eylemi bilgiye, bilgiyi eyleme uygun yapma. Kur'an'da, Allah'ın, peygamberlerine ve seçkin halis kullarına nasip ettiği derin anlayış kabiliyeti.Hikmet-i Baliğa: İsabetin en yüksek ve son sınırına varmış, olgunluğa, mükemmele ulaşmış hikmet. Huccet: Apaçık delil, belge, ayet, beyyine.Huccetu'l-Baliğa: Kur'an'da, peygamberin risaleti veya kitabın indirilmesi.Huld: Bir yerde ikame etme, kalıcılık. Ebedilik, kesintisizlik, süreklilik, sonsuzluk.Hums: Beşte bir. Terim olarak, ganimetin beşte bir bölümünün Allah'a, Resulüne, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara ayrılmasıHuşû: Saygı dolu bir korku, yumuşama, derin saygı.Hüküm: Hikmet. Karar. Bâtılı engelleyen. Fehm, kavrayış. İlim. İnsanların arasını hakla düzeltme, ihtilaflarını adaletle çözümleme. Kötü düşünce ve arzulara karşı direnme gücü. Kesin emir.Hüsneyeyn: İki güzellik; zafer ve şehid olma.Hüsran: Kayıp, zarar, helak, yıkım. İnsanın kendi ömrünü boş şeyler uğruna tüketip ebedi bir kayba uğraması, ahiret mutluluğunu kaybetmesi.İbadet: Kulluk, itaat, boyun eğmek, içten bağlanmak, tevazu göstermek. Kişinin kendisinden yüksek ve üstün kabul ettiği bir kimseye ve bir güce karşı baş eğmesi, ona bağlanmaya razı olması, onun için kendi bağımsızlığından ve özgürlüğünden vazgeçmesi, onun isteklerine direnmemesi, hükümlerini, karar ve yetkilerini içtenlikle tanıması ve kabul etmesi. Onun istediği şekilde kulluğunu gösteren davranış ve rutinleri yerine getirmesi.İbda: Başlatma, meydana getirme. Bir şeyi öncesi var olmadığı halde var etme. Yaratma. Bir şeyi bir şeyden olmaksızın var etme, örneksiz, modelsiz yaratma.İblis: "if'il" gibi bir mastar veya fiil isim olup kökü, büsbütün umutsuzluğa kapılma anlamında "İblas"tır. Taberi'ye göre, Allah'a başkaldıran İblis, bu kötü hareketi üzerine duyduğu büyük pişmanlık ve acı nedeniyle sonsuz bir umutsuzluğa kapılmıştır.İbn-i Sebil: Yolun oğlu yani yolda kalmış kimse. Malından, ailesinden, parasından uzak düşmüş kişi, yolcu. Sokağa atılmış çocuk anlamına da gelebileceğini söyleyenler vardır.İbret: "Abr", bir durumdan bir duruma geçmek. Gözlemlenebilen bir şeyden hareket edip bilinmeyen, meçhul bir şeye varabilme, intikal etme. Ders çıkarma. Muteber, kendisinden ibret alınır, önemli, yararlanılabilir, saygın, şayanı dikkat şey veya kişi. Büyük öğüt. Delil, delalet. İlahi kudrete şahidlik.İcabet: Veya İsticabe. Kelime anlamı bir davete uymak. Kur'an'da, Allah'ın insanın ettiği dualara cevab vermesi. Cevab vermeye hazır olma. Dua sözlü, icabet ise fiilidir.İctiba: Bir şeyi diğerlerinden ayırıp tamamıyla alma, derleme. Özünü süzüp çıkarma. İstifa. Seçme, seçkinlik.İddet: Bir kadının, eşinin ölümünden veya boşanma olayının gerçekleşmesinden sonra, bir başkasıyla evlenebilmesi için beklemesi gereken belli süre. İffet: Soru sormaktan kaçınma, istemekten utanma. Haya, namus duyarlılığı. Nefsin şehvetli istek ve arzularına karşı üstün gelme. İfk: Yalan, kasten gerçeğin ters yüz edilmesi. Haktan ve doğruluktan yüz çevirme. Affak: Söylediklerinin doğru olup olmadığına bakmaksızın diline geldiği gibi söyleyen, sorumsuz, hoşuna gideni gerçek dışı olmasına bakmadan anlatan, çok yalancı.İfrit: Cinlerden biri.İğva: Azdırma, saptırma. İğdiş etme. İçten içe faaliyet göstererek kötü amaçlara ve yollara yöneltme. Baştan çıkarma.İhlas: Kelime anlamı, katışıksız, saf olma. Kur'an'da, katıksızca gönülden Allah'a iman, iç bağlılık, iman duyarlılığı.İhsan: İyilik, güzellik, güzel olma, güzel yapma. Terim olarak, Allah katında güzel olan bir ameli gerektiği gibi yapma, güzellikle süsleme. Lütuf, fazl. Allah'a, O'nu görüyormuşçasına şüpheden arınmış bir şekilde kullukta bulunma, birleme. İlahi emirleri özenle uygulama, yasaklara riayet etme. Kötülüğe karşı iyilikle karşılık verme. İslami yaşama tarzını mümkün olduğunca hayata geçirmeye çaba gösterme. Allah'ın emir ve hükümlerini yüceltme, hudutlarını koruma, yaratılmışlara karşı şefkat gösterme.İhtilaf: Anlaşmazlık, çekişme. Aykırılık. Söz, tutum, durum ve davranışlarda birbirine aykırı ve muhalif olma. Çelişki.İkame: Ayakta tutmak, yerli yerine koymak, hükümlerini titizlikle korumak. İlahi hükümleri Allah'tan indirildiği gibi hayata geçirmek, tahriflerden korumak. Bir davranışı olması gereken şekliyle sürdürmek, yerine getirmek.İlah: Türkçe tam karşılığı tanrı. İhtiyaçları giderdiği, iç huzuru ve sükunet verdiği, felaket zamanlarında imdada yetiştiği, yapılanların karşılığını eksiksiz olarak verdiği, hükmü altına alıp koruduğu düşünülen; gözlerden uzak, esrarlı, yüksek otorite ve üstün bir güce sahip var sayılan, kendisine tapınılmaya, kulluk edilmeye, emir, hüküm ve sözleri dinlenip uygulanmaya layık ve hak sahibi görülen her varlık, kişi veya güç. Cin, melek, lider, parti, örgüt kurum, put, insan, hayvan veya herhangi bir nesne ilah olabilir. Hak olsun, olmasın insanların kendisine tapındığı her şey. Gerçek mabud, kulluğa yalnızca kendisi hak sahibi olan Allah için de kullanılır. Allah lafzının çoğulunun olmamasına karşılık, ilah kelimesinin vardır; ilahlar, tanrılar.İlhad: Kelime anlamı, lahde koymak. Mecazen, doğruluktan ayrılmak, hakkı bırakıp batıla sapmak, bir söze doğru anlam vermeyip asıl amacından saptırmak. Yalan, inkar, çarpıtma ve temelsiz yorum. Allah'ın isimlerini bir başka varlığa yakıştırma, ancak Allah'a nisbet edebilecek şeyleri ve özellikleri bir başkasına da nisbet etme.İlham: Aslı "lehm". Kelime anlamı bir şeyi bir defada yutmak. İlka etmek. Görünmez bir biçimde algılamak. Bir manayı kalbe ilka etmek. Telkin. Vahy.İlim: Bilgi. Bir şeyin gerçeğini idrak etme. Kur'an'da, Allah'ın peygambere ve peygamberin insanlara aktardığı şey. Alîm: Her şeyi hakkıyla ve hakikatiyle, hiç bir ayrıntısını ve parçasını dışarıda olmamak üzere bilen. Allah.İlka: Telakki, karşılama, alma, algılama. Vahy. Aynı kökten mastarın bir başka anlamı konuşma, buluşma, kavuşma.İmam: Önder, öne düşen, yol gösteren, kendisine uyulan, öncül. İnsanları hayra ve iyiliğe çağıran, yönelten salih ve seçkin insan. Yönetici. Apaçık yol. Huccet. İnsanların söz, hitab veya davranışlarına uyarak çevresinde toplandıkları kişi.İman: Emn ve eman kökünden türeme mastar. Kendisinden emin olunan şey. Doğrulamak, inanıp güvenmek, onaylamak. İnanç. Kur'an'da, Allah'ın varlığının, Hz. Muhammed'e ve önceki peygamberlere indirilenlerin kalpten, hiç şüphesiz kabulü. İnsanı amele götüren kesin inanç.İmtihan: Deneme, sınama. Fitne. Bela. Kişinin zorluk ve güçlüklerden geçme eylemi.İncil: Kelime anlamı göz nuru. Allah'ın Hz. İsa'ya gönderdiği kitap. Tahrif edilmiş olup elimizde ilk indirildiği şekli mevcut değildir. Genel kabul gören görüşe göre Süryanice olarak indirilmiştir.İnfak: Malın elden çıkarılması, sarfedilmesi, harcama. Terim olarak Allah yolunda maddi her türlü harcama.İnkar: Yok sayma, tanımama, kabul etmeme. Nankörlük. Şükrün ve irfanın zıddı. Cehaletin türevi. Kur'an'da, şirk, küfür.İnkılab: Sözlükte, ökçeler üzerinde dönmek, geri dönmek. Bir şeyin durumunu ve şeklini değiştirmek, altını üst, üstünü alt, içini dış, dışını iç yapmak. Çevrilmek, devrilmek. Bir durumdan bir başka duruma geçmek. Değişim, düşüş, yıkılış, alaşağı oluş. Kalbetme. Savaştan kaçmak. Kur'an'da, dinden dönmek, irtidat etmek.İnşa: Var etme, yaratma, oluşturma, meydana getirme. Bir şeyi ihdas etme, terbiye etme. İcad. Yükseltme, yukarı kaldırma.İnzal: Kelime anlamı, bir şeyi yüksek bir yerden alıp indirme, koyma. Kur'an'da, Allah'ın nimet indirmesi; içinde hüküm, hikmet, şifa, emir, nehy, nur ve rahmet bulunan, insanları hidayete yöneltip ileten kitaplar indirmesi. Bir şeyi bir kerede indirme. Tenzil: Parça parça, safha safha indirme.İnzar: Uyarma. Bir şeyin tehlikeli sonucunu haber vererek korkutma. Peygamberlerin risalet ile insanları gerek dünyevi sıkıntı, güçlük ve yıkımlar ve gerekse ahiret azabı ile uyarmaları, korkutmaları. Tebşir'in (müjdeleme) zıddı.İrtidad: Geri dönme, vaz geçme. Terim olarak, kişinin İslam'a girdikten sonra küfre dönmesi, tevhidi bırakması. Düşmandan korkup kaçma. Alçalma, düşüş, çöküş, tereddi, gerileme, rücu.İslam: İç ve dış, görünen ve görünmeyen her türlü kötülükten uzaklaşma. Barış, güvenlik, esenlik, selamet. Teslimiyet. Selamete çıkma. İhlas. Bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri, özü tevhid olan din. Hz. Peygamberin şeriati. İtaat, Allah'a, O'nun iradesine, hükümlerine ve dinine teslimiyet.İsraf: Gereksiz harcama, gerçek ihtiyacı aşan tüketim. Meşru olmayan bir amaç uğruna harcama. Her hangi bir şeyde makul sınırı aşma, çiğneme, ölçüyü taşırma.İstıfa: Bir şeyin özünü, en saf halini, hülasasını süzüp çıkarma. Tasfiye: Bir şeyin karışığını gidermek, saf özünü almak. Allah'ın bazı kullarını istıfası, seçmesi, seçkin kılması, tevhide aykırı düşecek unsurlardan arınmış kılması, temizlemesi ve insanlara önder olarak peygamberlikle görevlendirmesidir.İstiaze: Sığınma, korumayı isteme. Bir fenalığa karşı bir başkasından, kulun Allah'tan korunması duasında ve talebinde bulunması.İstidrac: Bir şeyi bir şeye eklemek, sokmak. Derece derece arttırmak. Kur'an'da, sürekli günah işleyen bir kimseye Allah'ın daha çok günah işleme fırsat ve imkanlarını vermesi, zenginlik vererek, nimetini arttırarak, ona şükrü unutturması, böylece derece derece büyük azaba yaklaştırması.İstikamet: Dosdoğru yön, güzel doğrultu. Allah'ın hükümlerine uygun yaşama ve davranışta bulunma biçimi.İstiva: Bir yerde karar kılmak. Bir düze kurulmak, eşit, benzer ve denk olmak, kasdetmek, yönelmek. Yüksek olmak, yükselmek, yücelmek, üstün olmak. İstila etmek. İstiab. Kuşatmak. Hüküm, boyunduruk ve yönetimi altına almak.İsyan: Kelime anlamı kayma veya yanlışlık. Karşı gelme. Başkaldırı. Unutkanlık sonucu bir yasağı çiğneme. Masiyet. Hataİtaat: Boyun eğme, başkasının üstünlüğünü, hükmünü ve büyüklüğünü kabul etme, sözünü duyma, isteyerek uyma.İ'tikaf: Bel büküp eğilme. Secde etme, tapınma. Nefsi bir yerde tutma, hapsetme. Terim olarak, bir mescide ibadet niyetiyle çekilmek. Kendini bir süre için dünyevi meşgalelerden uzaklaştırarak Allah'a yönelmek.İttiba: Uyma, itaat etme. Peşinden, arkasından, izinden gitme; izini bulma, takip etme.İyla: Sözlükte, mutlak anlamda yemin demektir. Erkeğin karısına yaklaşmamak, onunla cinsel ilişkide bulunmamak üzere kendi kendine ettiği yemine denir.İzzet: Güç, kuvvet. Yüksek onur, şeref. Büyük itibar, yücelik, saygınlık. Galibiyet, üstünlük. Şan.Ka'be: Küp şeklindeki her yapı, ev. İnsanlar için kurulan ilk ev. Hacc ibadetinde çevresinde tavaf edilen Allah'ın evi. Kıble yönü.Kabile: İnsanın kafatasını teşkil eden baş kemiklerinden her biri. İki veya daha çok sayıdaki aşiretin toplanmasından meydana gelen ve birbirlerine kan ve akrabalık bağı ile bağlı olup sorumluluklar yüklenmeyi "kabul" eden insan topluluğu.Kader: Kadr, takdir, miktar. Maslahata ve ihtiyaca yetecek kadar olan miktar, ölçü. Süre. Güç yetirme. Fiilen var etme. Biçim ve şekil verme. Takdir etme, belirleme. Kadîr: Her şeye güç yetiren, her şeyin üstünde muktedir olan, iktidarın tümü kendisinden olan. Allah.Kâfûr: Bütün özellikleriyle en güzel içki. Beyaz ve hoş bir renkte, kokusu insanın içini ferahlatan, serin, bozulmayan, kalbi güçlendiren. Cennet çeşmelerinden bir çeşme.Kahhar: Kahr'dan, kahreden, kâhir. Üstün güç ve iktidar sahibi. Allah.Kahin: Geçmişten veya gelecekten haber verdiğine inanılan, vehim ve zanda bulunarak insanları aldatan, saptırıcı kişi.Kânit: Umut kesmiş kişi. Hayra ulaşmada umudunu kaybeden.Kanitat: İtaat eden kadınlar. Kur'an'da, Allah'a itaat eden mü'min kadınlar.Karn: Bir insan nesli. Çağ, yüzyıl. Birbirinin çağdaşı olarak yaşayan insanlar. Ülke. Zaman. İnsanlardan bir ümmet, topluluk.Karye: Yerleşme merkezi. Kasaba, şehir, ülke.Karz: Tekrar geri alınmak üzere bir başkasına verilen şey, mal, para. Borç, ödünç. Karz-ı Hasen: Malın en iyisini Allah için harcama, yoksullara verme. Allah, karşılığını hem dünyada ve hem ahirette daha güzeliyle verir.Kasd, Muktesid: Yolun doğru yönü. Hedefe varan yolu tutma. İktisad: İtidal, orta yol, Muktesid: Övülen ile yerilen, adalet ile zulüm arasında kararsızlığa düşen. İlim öğrenen. Günahı hafif bir hesabı gerektiren kişi. İki yüzlü. Küçük günah sahibi. Kötülükleri ve iyilikleri eşit olan.Kavim: Aşiret ve kabileden daha kalabalık insan topluluğu. Başlangıçta terim, yalnızca erkekler topluluğuna mahsus iken, sonraları genelde yerleşik olan ve içinde kadın ve kızların da bulunduğu insan topluluklarına ad olmuştur. Ulus.Kavvam: "Kavim"in mübalağası olup sorumlu, gözetici. Ailenin geçiminden sorumlu. Koca. Yetki ve sorumluluk sahibi olan salih veli. Kur'an'da, bir kadının ihtiyaçlarını gideren, korunmasına özen gösteren.Kayyûm: Sürekli kıyam halinde olan, yaratılmış her şeyi tedbir edip koruyan, kollayan. Oturması, yatması, uyuklaması, unutması, gözden kaçırması, ihmal etmesi olmayan. Kendi zatı ile kâim. Yaratmada, rızık vermede, yönetmede, işleri evirip çevirmede tek sahib, biricik hakim. Her şey kendisi ile kaim olan. Allah.Kaza: Bir işi tümüyle kesip atmak, ayırıp bitirmek. Kesin hüküm verip icra etmek. Bir şeyi dilemek, istemek. Karar. Kur'an'da, vahy, hüküm.Kebire: Kelime anlamı büyük. Terim olarak büyük günahlar. Çoğulu Kebair. Şirk, zina, haksız yere adam öldürme v.b.Keffaret: Günahı örten, gideren, karşılık olan. Kur'an'da, günah dolayısıyla ödenmesi gereken karşılık, yapılması gereken şey. Yemin keffareti gibi. Oruç tutmak, yoksul doyurmak veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak gibi güzel hareketlerle günahı karşılama.




kuranı kerimin kavramları,  kuran-ı kerimin kavramları,  davranışlarla ilgili kuranı kerimdeki kavramlar,  kuranı kerimle ilgili kavram açıklaması,  kuranın kavramları,  kuran-ı kerim in kavramları,  kurani kerimde emniyet kavrami