Dualar / Yakarışlar ile Dua Nedir? Duanın Önemi Forumundan sekine duasi diyilen bir sey varmi? yoksa o da uydurma bir sey? Hakkında Kısa Bilgi.
  1. #1
    Üye
    Üyelik tarihi
    25 Ekim 2011
    Yaş
    26
    Mesajlar
    13



    sekine duasi diyilen bir sey varmi? yoksa o da uydurma bir sey?






    arkadaslar ben yeni uye oldum o kadar sorularim var ki her firsatda sorularimi soruyorum hic cevaplardan doyamiyorum kendim azerbaycanliyim namazdayim din ehliyim ama hakikati bilmek istiyorum.sorularimi zaman ecdikce insAllah yazacam.ben havas-ledun-huddam-kelam ilmleriyle bilgiler istiyordum.bi ilmlerle bagli bir cok siteler var bu ilmler ne kadar dogru olan bir ilmlerdi?bir de sekine duasi diyilen bir sey varmi?yoxsa o da uydurma bir sey?cevabiniz icin tesekkurler








    sekine duasi diyilen bir sey varmi? yoksa o da uydurma bir sey? Mumine Forum

  2. #2
    Cezalı
    Üyelik tarihi
    29 Mayıs 2009
    Bulunduğu yer
    baba ocağından
    Yaş
    22
    Mesajlar
    2.500
    Reklam




    İslam'ın inanç esaslarını inceleyen ilim Tarih boyunca hem adı, hem de muhtevası çeşitli değişikliklere uğradı Sözgelimi iman temellerini (akide) incelediği için Akaid ve Usuli'd-Din; konularının ağırlığımı Allah'a iman, Allah'ın birlenmesi (tevhid) ve sıfatları oluşturduğu için İlm-i Tevhid ve Sıfât; fıkhın inançla ilgili yönlerini ele aldığı için Fıkhu'l-Ekber (Büyük Fıkıh); temel yöntem olarak düşünme ve akıl yürütmeyi seçtiği için İlm-i İstidlal ve Nazar gibi adlarla anıldı

    Kelâm ilmi kelâmcılar tarafından konusu ve amaçları açısından farklı biçimlerde tanımlanmıştır Konusuna göre Kelâm ilmi, "Allah'ın zat ve sıfatlarından, peygamberlikle ilgili konulardan, başlangıç ve sonları bakımından varlıkların durumlarından İslâm'ın teınel nasları doğrultusunda söz eden ilim" olarak tanımlanır Tanıma "başlangıç ve sonları bakımından" kaydı Kelâm'ı tabii bilimlerden; "İslâm'ın temel nasları doğrultusunda" kaydı da felsefeden ayırmak için konulmaktadır Kelam, amaçları açısından da "kesin delillere dayanarak muhaliflerin ileri sürdüğü şüphe ve itirazları ortadan kaldırmaya ve bu yolla İslâm inançlarını ispatlamaya çalışan ilim" olarak tanımlanır

    Kelâm ilminin muhtevası, tarihi içinde giderek genişlemiştir Başlangıç döneminde Kelâm ilminin başlıca konusu Allah'ın zatı, sıfatları ve fiilleridir İslâm dünyasında felsefenin yaygınlık kazanmasından sonra Kelâm'ın konusu genişleyerek "varlık" (mevcud)u da içine aldı Ancak Kelâm "varlık"ı tabii bilimler gibi değil, başlangıcı ve sonu açısından (mebde ve mead), yaratılışı ve döneceği yerle ilgili meseleler açısından konu edinir Gazalî'den (ö505/1111) sonraki kelâmcılar döneminde Kelam ilmi'nin muhtevası daha da genişleyerek felsefenin konularıyla birlikte mantığın birçok temel konusunu da içine aldı Bu dönemde Kelâm, bir bilgi nesnesi (malum) olabilen hemen tüm konularla ilgilenmeye başladı Bu dönemde Kelâm ilminin ilgilendiği bilgi konuları iki ana öğeden oluşuyordu Birinci öğeyi mesâil ve makasıd denilen temel dini inançlar; ikinci öğeyi de mebâdi ve vesâil adı verilen, temel dini inançları ispatlamaya yarayan bilgiler meydana getiriyordu Örneklemek gerekirse, "Allah vardır ve birdir" gibi inanç esasları mesail ve makasıdın; "cevherler arazlardan hali değildir, evren sonradan varolmuştur, hadistir" gibi hükümler de mebadi ve vesail konuları içinde yer alıyordu Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana Kelâm'ın muhtevasında yeni değişiklikler gözlendi Yeni İlm-i Kelâm dönemi olarak adlandırılan bu dönemde Kelam ilmi, felsefi bir görüş olarak materyalizmi bütün biçimleriyle reddeden, dine karşı yapılan biyolojik ve psikolojik eleştirileri cevaplayan, yeni felsefe akımlarını İslâm esasları açısından eleştiren, tabii bilimlerden yararlanarak Allah'ın varlığını kanıtlayan, İslâm'ın inanç ilkelerini açıklayan bir ilim durumuna geldi

    Kelâm bilginlerine göre Kelâm ilminin çeşitli amaçları vardır Bunlardan ilki, Kelâm'la uğraşanlara ilişkindir Bu amaç, kişiyi taklit düzeyinden araştırma ile elde edilen kesin bilgi (tahkik) düzeyine yükseltmektir Kelâmla uğraşmayanlara ilişkin olan ikinci amaç, inanç sorunlarını açıklığa kavuşturarak doğru yolu arayanları aydınlatmak ve şüpheleri, itirazları ortadan kaldırarak inanmamakta inat edenleri susturmaktır İslâm'ın temel inançlarına ilişkin olan üçüncü amaç, temel inanç ilkelerini yanlış yoldakilerin ortaya attıkları şüphelerle sarsılmaktan korumaktır Dördüncü amaç, diğer İslâm ilimlerine ilişkindir Bu, İslâm ilimleri için üzerinde hareket edebilecekleri sağlam bir inanç temeli hazırlamaktır İnsanın davranışlarına, edimlerine ilişkin olan beşinci amaç, kişinin davranış ve edimlerindeki niyet ve inancı güçlendirmek, sağlamlaştırmaktır Nihayet bütün bu amaçların toplamıyla ulaşılacak asıl büyük amaç ise kişiyi dünya ve âhiret mutluluğuna ulaştırmaktır

    Kelâm ilmini ortaya çıkaran nedenler Hz Peygamber (sas)'in ölümünden hemen sonraki döneme kadar uzanır Hz Peygamber (sas)'in ölümünden sonra İslâm toplumunda giderek artan anlaşmazlık ve toplumsal olaylar inanç konularına ilişkin görüş ayrılıklarının ortaya çıkmasına yol açtı Hilafet tartışmaları, iç savaşlar, çeşitli din ve kültürlerle başlayan ilişkiler, felsefi düşüncenin çeviriler yoluyla yaygınlık kazanması, kimi âyet ve hadislerin farklı biçimlerde yoruma imkan tanıması gibi etkenlerle Allah'ın sıfatları, kader, büyük günah (kebâir) işleyen insanın durumu, imamet gibi konularda çeşitli görüşler oluştu İlk yüzyılın sonuna kadar süren tartışmalar, ikinci yüzyılın başında bütün bu konuları sistemli biçimde ele alan ilk kelâm okulunun doğmasına neden oldu Vasıl b Ata (ö 131/748) ve Amr b Ubeyd (ö144/761) tarafından kurulan bu Kelâm okulu Mutezile olarak adlandırıldı Mutezile okulu, iki yüzyıl boyunca tek okul olarak inanç konularındaki anlaşmazlıkları belli bir sistem içinde çözümlemeye, İslâm'a yöneltilen eleştirileri cevaplamaya çalıştı Ancak kendi içinde bütünlüğünü koruyamayarak ayrıntılara ilişkin kimi küçük görüş ayrılıkları üzerine kurulan çok sayıda kola ayrıldı

    Kelâm ilmi alanındaki Mutezile egemenliği, dördüncü yüzyılın başlarında Mutezile içinde yetişen büyük Kelam bilgini el-Eş'ari (ö324/936) tarafından kurulan ilk Sünni Kelâm okulu ile sona erdi El-Eş'ari, kelam anlayışını Basra ve Bağdat'ta yayarken, aynı zamanda Maveraünnehir'de Maturidi (ö333/944) tarafından sünni Kelâm'ın ikinci büyük okulunu ortaya çıkardı Kurucularının adından hareketle Eş'ariye ve Mâturidiyye olarak adlandırılan bu iki okul, küçük farklarla Sünnî inanç esaslarını belirledi ve zamanla İslâm dünyasında etkinlik kurdu Mutezile okulu ise, varlığını ancak çok sınırlı bir çevre içinde sürdürebildi

    Sünnî Kelâm ilmi, tarih içinde geçirdiği aşamalar açısından başlıca dört dönemde incelenir el-Eş'ari ile başlayan ve Gazali'nin hocası el-Cüveyni (ö478/1085) ile sona eren ilk dönem, Mütekaddimin (Eski Kelamcılar) dönemi olarak adlandırılır Gazali ile birlikte ikinci dönem başlar Müteahhirin (Sonraki Kelamcılar) dönemi olarak adlandırılan bu dönemde Kelâm ilmi felsefe ile yoğun bir ilişki içindedir ve bu nedenle "felsefe ile meczedilmiş Kelâm devri" olarak da tanımlanır Hicrî sekiz Miladi ondördüncü yüzyıl ortalarından başlayarak Miladi ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar süren üçüncü dönem, Kelâm ilminin duraklama ve gerileme dönemidir Bu dönemde, önceki kelâmcıların eserlerine yorum ve açıklamalar yazılmakla yetinilmiştir Kelâm ilmi, on dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında yeni bir döneme girdi Çağın istek ve ihtiyaçlarına cevap verme zorunluluğunun doğurduğu bu yeni dönem Yeni İlm-i Kelâm dönemi olarak anılır

    Ahmed ÖZALP /İslam Ansiklopedisi




  3. #3
    Cezalı
    Üyelik tarihi
    29 Mayıs 2009
    Bulunduğu yer
    baba ocağından
    Yaş
    22
    Mesajlar
    2.500
    Havas İlmi Hakkında Bilgi

    Havas, sözlükte "bir nesneyi diğerlerinden farklı ve üstün kılan nitelik" anlamına ge-len hâssa kelimesinin çoğulu olup, genel-likle avam karşıtı olarak "seçkin kişiler" mânasında kullanılır

    Tasavvufta, herkes-te bulunmayan birtakım bilgilere ve hal-lere, yetenek ve ruh temizliğine sahip ve-lîlere havas veya ehl-i husus, bunların en üstün olanlarına hâssü'l-havâs veya hâssatü'l-hâssa adı verilir; böylece tasavvufi anlayışta Müslümanlar avam ve havas şeklinde iki kategoriye ayrılır Havas ve hâssü'l-havâs, şer'î yükümlülükler konu-sunda avamla aynı hükümlere tâbi olup avama uygulanan hükümler onlara da uy-gulanır Ancak havas nafile ibadetlere bü-yük önem vermesi, haram ve mekruh olan şeylerden titizlikle kaçınması, dinî hayatı en mükemmel şekliyle yaşamaya çalış-ması sonucunda birtakım özel bilgilere ve hallere sahip olarak avamdan ayrılır

    Mutasavvıflara göre Hz Peygamber (asv)'in vahiy alma, mi'raca çıkma ve mucize gös-terme gibi sadece kendine has bazı hal-leri (hasâisü'n-nebî) vardır Aynı şekilde Resûl-i Ekrem (asv) sırdaşı olan Huzeyfe b Yemân'a başkalarının bilmediği bazı şeyleri haber verdiği gibi Ali'ye de başkalarının bilmediği yetmiş kadar ilim dalını öğret-miş, ancak Hz Ali (ra), avamın kendisini ya-lancılıkla suçlamasından çekindiği için bunları açıklamamıştı Hz Ebû Bekir (ra) fırâsete ve ilhama mazhar olmuş, Hz Ömer (ra) hak ile bâtılı birbirinden ayırma ye-teneğine sahip olduğu için kendisine "Fârûk" denilmiştir (Serrâc, el-Luma', Kahire, 1960, s 38, 168-182)

    Hadis âlimleri hadis alanında, fıkıh âlimleri hukuk alanında uzman oldukları gibi, sûfiler de ruh ve gönül halleri husu-sunda uzmandır Bu konudaki bilgilerin ve hallerin bir bölümü Hz Peygamber (asv) ve sahabeden kendilerine intikal etmiş, bir kısmına ise ibadet, ahlâk, edep konularında hassasiyet göstermek, ruh ve kalp hallerini kontrol altında tutmak, nefsi günah kirinden arındırmak, İlâhî hakika-ti ve sırrı kavramaya çalışmak suretiyle kendileri ulaşmıştır Büyük bir ruhî çaba ve manevî tecrübe ile kazanılan bu bilgi-lere "İlm-i husus" adı verilir "Ledün ilmi" veya "bâtın ilmi" de denilir Havas ve hâssatü'l-havâs, bu ilim sayesinde Kur'an ve hadisten herkesin farkına varama-dığı mânaları bulur ve ortaya çıkarır Me-selâ Hz İbrahim (as)'in gördüğü yıldız his, ay akıl, güneş Hak nuru şeklinde yorumlan-mış; bundan da avamın his, havassın akıl, hâssatü'l-havâssın Hak nuru ile irşad edildiği sonucuna varılmıştır (Hay-dar el-Âmülî, Camiu'l-esrar, Tahran, 1378, s 359)

    Havastan olan bir kişinin kalbi uyanık, ahlâkı güzeldir Hayır yapar, başkalarını buna davet eder İyiliği emredip kötülük-ten menetme sorumluluğu çerçevesin-de hükümdarlarla barış içinde bulunur (Sülemî, s 226) Mutasavvıflar edep, ah-lâk, hal, ilim ve marifet gibi meziyetler bakımından halktan ileride olan havassın aynı zamanda mütevazi, sabırlı ve hayır sever olmaları gerektiğini söylerler

    Tasavvufta genellikle ibadet, hal, ahlâk, edep, ilim ve irfan üçlü bir sınıflandırma-ya tâbi tutulur Buna göre meselâ bir ah-lâk kuralı alelade, iyi veya en iyi şekilde uygulanabilir Avam bu kuralları alelade, havas iyi, hâssü'l-havâs ise en iyi şekilde yerine getirir Kur'an'da, "Allah'a koşunuz" (Zâriyât, 51/50) buyurulmuştur (Diyanet İslam Ansiklopedisi, Havas Md)


    Ledün İlmi Hakkında


    Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün kabul ederler İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir Hz Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir (Kehf Sûresi, 65) Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir Bu bilgi, olayların iç yüzüne vukufiyeti sağlar Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir

    İnsan kalbi, çok hassas alıcılar manzumesidir Zikir, fikir, riyazet gibi esaslarla kalp şeffaflık kazanır, letafet kesb eder Hakikatler âlemine parlak bir ayna haline gelir Böylece, bir kısım hakikatler, sırlar o kalbe akseder Hassasiyeti ve şeffafiyeti nispetinde bazı tecellilere mazhar olur (1)

    Fakat şu nokta unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır” (2) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalarla amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir

    Sözgelimi, rüyada oğlunu kurban ettiğini gören birisi, rüyanın zahiriyle amel edecek olursa, evlat katili olur Bu noktada, kendini Hz İbrahim’e kıyas etse, yanlış bir kıyas yapar Zira peygamberlerin rüyası vahiydir (3) İlgili olaydaki murad-i İlâhi, Hz İsmail’in kurban edilmesi değil, baba ve oğulun imtihan edilmesidir

    İlham yoluyla gelen bilgide şu özelliklerin tamamını veya bir kısmını görürüz:
    1- Teselli
    2- Yönlendirme
    3- Gaybdan haber

    Bu tür bilgi, subjektif bir karakter arzeder Başkasını bağlayıcı bir özellik taşımaz Mazhar olan kişi açısından ise, bir kanaat verir Sıkıntıda olanı ferahlatır Darda olanı rahatlatır Arayış içinde olana yol gösterir Arif olanın marifetini artırır

    Kaynaklar:
    1 İmam-ı Gazali, İhyau Ulûmi’d-din isimli eserinin üçüncü cildinde yer alan “Acaibul- kalb” bölümünde, bu bilgi türüyle ilgili geniş açıklamalara yer vermiştir Ayrıntılar oradan görülebilir
    2 Nursî, Kastamonu lahikası, s 249
    3 Buharî, Vudu, 5




  4. #4
    Cezalı
    Üyelik tarihi
    29 Mayıs 2009
    Bulunduğu yer
    baba ocağından
    Yaş
    22
    Mesajlar
    2.500
    Hadim Ve Hüddam İlmi

    Bu başlık altında hüddam ilmiyle ilgili herşeyi açıklamaya çalışacağınız konun devamında ilim sahibi arkadaşlar bilgilerini eklerler bilmeyen arkadaşlarda faydalanır
    Hüddam, cinlerin şeytanın ilmiyle insanların üzerine saldırtılmasıdır Nasıl insanların dalâlette olanları ve hidayette olanları varsa; gayb âleminde yaşayan cinlerin de dalâlette olanları ve hidayette olanları vardır Hidayette olan cinlerin de başlarının üzerinde o devrin imamının ruhu var Devrin imamları her devirde bir kişidir İmam-ı Safi Hazretleri, İmam-ı Rabbanî, Hazreti Mevlâna Celâlettinî Rûmî, Hazreti Yunus Emre gibi velîler dün vardı, bugün de var Hangi cin murşidine tâbî olursa, devrin imamının ruhu onun başının üzerine gelir ve onu muhafaza altına alınır Ama öyle cinler vardır ki; şeytana tâbî oluyorlar İblis cin taifesindendir Ve cinleri kendi emrine alarak, böyle kullanılıyor
    İnsanlarda ruh vardır ama cinlerde yoktur Onlar bir fizik beden bir de nefsle yaratılmışlardır

    Bismillahirrahmanirrahim
    15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin)

    Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık
    55/RAHMAN-14: Halakal insâne min salsâlin kel fehhâr(fehhâri)

    İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı
    55/RAHMAN-15: Ve halakal cânne min mâricin min nâr(nârin)

    Cann'ı (cinni) da 'yalın, dumansız bir ateşten' yarattı
    Hüddam yapan cinci hocalar, cinleri emirlerine alarak insanlara saldırtıyorlar ve onlara zarar veriyorlar Televizyonda verilen bir haberi hatırlayalım: Bir evde eşyalar havada uçuşuyor ve aynı eşyalar durduk yerde yanmaya başlıyordu Işte bu olayda cinler devredeydi Cinler yanarak ölürler Bu yüzden cinci hocalar cinleri yakmakla tehtit ederler « Eğer dediğimi yapmazsan seni yakarım"diye Zavallı cinler de ona, yani bir insan şeytan olan cinci hocaya itaat ederler
    Sevgili ziyaretçiler! Televizyonda; bir çocuğun başka bir dili konuşmaya başlaması, kişilerin geçmişte başka bir kişilik olarak yaşadığı ve geçmişteki yaşamlarına ilişkin anlattıklarının doğru olduğu gibi haberleri izler dururuz İnsanların çoğunun anlayamadığı bu durum da bir cin olayından başka bir şey değildir Cinler, insanlara göre çok daha uzun ömür yaşarlar Peygamber Efendimiz(SAV) zamanından bugüne yaşayan cinlerin olduğu bilinmektedir
    Musa(AS) da Allah'ın emriyle cinleri sadece hizmet amacıyla kullanmıştır İnsan bedenine giren suflî cinler, onları tesirleri altına alarak o kişiye hükmederler O kişinin bedenini kullanarak, ona geçmişte başka bir bedende yaşadığını söyletirler İnsanlar da bu durumu bir türlü anlayamazlar Televizyon programlarında sabahlara kadar tartışır dururlar Onlara göre reenkarnasyon, yani yeniden bedenlenme olarak ifade edilen bu durum, suflî bir cinin, bir kişinin vücuduna girerek, ona hükmetmesi halinden başka bir şey değildir Bir çok ünlü sanatçının dahi bu konulara alet olduklarını üzüntü ile gördük Hatta bazı sanatçılar trans halinde iken çok ızdırap çektiler Ayrıca bu rahatsızlıkları uyanınca da devam etti
    İblis bu insanlara hep huzursuzluk verir Asla mutluluk vermez Ne hazindir ki bu nedenle reankarnasyona inananlar da var!

    Cenabı hak kuranı kerimden önce inzal buyurduğu kütüp (kitaplar) ve suhuf (bazı peygamberlere gönderdiği sahifeler) un muhafazasınıda içindekilerle memur olan insanlara vermişti Fakat sonuç malum

    Kuranı kerimi ise bizlere hidayet kaynağı ve rehber olarak göndermiş ama muhafazasını sadece bize bırakmamıştır Kuranı kerimde “kuranı biz indirdik ve onu koruyacak olanda biziz” buyurmuştur Ayette geçen biz lafzı kuranı melekler vasıtasıyla indirdiğine ve yine onları koruma işine vazifelendirdiğine işarettir

    İnen her sure hatta her ayetle beraber onun muhafızı ve hadimi (hizmetlisi) olan bir melek inmiştir Her meleğin emri altında 1 den 70 bine kadar yardımcı melek bulunur

    Cinlerden iman etmiş olandan bazı gruplar (kavim – sülale) da topluca bu meleklerden birinin sevk ve idaresi altında yada bağımsız olarak hadim olmaya gönüllü olurlar

    Ayrıca her mümin kuranı kerimin topluca hadimi ve bütün hükümleriyle mükellefidir

    Bu üç sınıfın (özellikle insanlar ve cinlerin) ilk görevi içindeki emir ve yasaklara uymaktır
    İkinci olarak kuranı kerime yönelik yapılacak her türlü saldırıya, tahribat ve tahrifat girişimine karşı canları pahasına onu korumak, saldıranlara mukavemet etmek ve gerekirse onlara karşılık vermektir

    Melek ve cinlerin üçüncü görevleriyse o kuranı kerimi sürekli okuyan (yada belli ayet ve sureleri bir maksat için olsun yada olmasın) insanlara yardımcı olmak ve havas ve esrarından istifade etmesini temin etmektir

    Peki Bu Hüddamlar Elde Edilebilirmi

    Soruyu şöylede değiştirebiliriz Hüddam edinmek diye bi şey varmı? Ve mümkünmü?

    Bu soru kafaları karıştıran çok çetrefilli bir sorudur Şimdi biz kısaca hüddam edinmek mümkündür diyelim Nasıl olduğunu anlattığımız zaman zaten cevap daha net anlaşılacaktır

    Hüddam Nasıl Edinilir?

    Bunun iki yolu vardır

    1- Kuranı kerimin tamamını yada belli sure yada ayetlerini vird edinerek (sürekli ve düzenli şekilde okuyarak) o surelerin hadimlerinin yardımı sağlanır Bir insan bir ayet, sure yada kuranı kerimin tamamını okuduğu zaman hadim olan melek yada cinlerden birisi hemen orda hazır olur Sürekli okuyan kimse özel bir statü kazanır ve tutulan listeye girer Kişi okurken melek ve cinler başında pervane olurlar İnsan yanlış okuduğu zaman yüksek sesle doğrusunu okur ve düzeltirler Böylece kişinin hatasınıda tamamlamış olurlar Eğer okuyan insan dünyevi bir maksat için okumuşsa onu yerine getirmek için çalışırlar Uhrevi bir maksat için okumuşsa Allah’a o kişi adına dua eder ve istediğini vermesi için yalvarırlar
    2- Hüddam edinmek deyince hepimizin aklına gelen, sakıncaları hesap edilmeksizin keşke bende edinsem dediğimiz, belirli usuller, azimetler ve riyazatlar sonucu kendini bir sure yada ayetin hizmetine adamış olan Müslüman cinleri kendine bende etmekten ibarettir
    Burada hemen şunu belirtmek isterim ki cinler bundan hiç hoşnut olmazlar Çünkü birinin hizmetine giren cin artık sure yada ayetin hadimi değildir Fakat Müslüman oldukları için, sürekli o sure yada ayetin okunmasına hürmeten insana zarar vermez ve isteklerini yerine getirir
    Bir kimse hüddam için riyazata girip evrad ve ezkara başladığı vakit melek ve cinlerin bundan hemen haberi olur ve maksadını bilirler
    Bir müddet kişinin riyazatı kesmesini beklerler Eğer kesmez ve devam ederse bıraktırmak için çeşitli şekillerde korkuturlar Daha bırakmazsa hadim taifesinden bir cin gelir Eğer riyazat yapan bu gelenin gerçek hadim olduğu düşüncesine kapılır ve riyazatı bırakırsa (ki yüzde 90 ı bırakır) o cinle ömür boyu görüşür Yok bırakmaz devam eder ve usulü tamamlarsa artık o cin taifesi surenin hüddamlığından azledilip o kişinin hizmetine verilir O surenin hadimliğine de başka bir taife geçer
    Her sure ve ayetin hüddamının bir unvan ve mertebesi vardır Surenin hadimliği görevi onlara geçince artık asıl isimleri ne olursa olsun o unvan ve ismi kullanırlar
    Peki cinler kendilerine zarar verilmesine ve ulvi hizmetlerinin son bulmasına sebep olan insanlara zarar verirlermi?
    Cinler Müslüman olduğu için, okunan sure ve ayetinde hürmetine riyazat yapana zarar vermezler ama buğzederler Çünkü onun yüzünden ulvi bir vazifeden alınmışlardır Velevki riyazat yapan kişi islamı hakkıyla yaşayan kişi olmasa bile
    Fakat bazen aile efradı eğer uygunsuz yaşayan insanlarsa onlara zarar verebilir yada korkutabilirler




  5. #5
    Cezalı
    Üyelik tarihi
    29 Mayıs 2009
    Bulunduğu yer
    baba ocağından
    Yaş
    22
    Mesajlar
    2.500
    SEKİNE DUASI HAKKINDA


    Sekine duası hakkında açıklama: Risale-i Nur’larda geçen Hz.Ali’ye "Sayfa indirilmesi" meselesi

    Soru: Risale-i Nurlarda geçen Hz.Ali (K.V.)’ye Cebrail (AS) den Sayfa indirilmesi olayı Ehl-i Sünnet anlayışına ters değil midir?

    O zaman Hz.Ali(K.V)’de bir nevi peygamber konumuna yükseltilmiş olunmuyor mu?

    Bir konu hakkında yorum ve tahlil yaparken, o konuyu doğru okuyup doğru anlamak ve doğru bilmek esastır. Bilmediği bir konu hakkında yorum yapmak; su-i zana sebebiyet verir ve o kişiyi “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra,17/36) gereği mesul eder.

    İlgili metin 18.Lema’da geçmektedir. Bediüzzaman Hazretleri bu Lema’nın önsözünde: “Risale-i Nur şakirtlerine işaret eden Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir keramet-i gaybiyesidir.” Gizli kalmış gaybî mühim bir mucize-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan eder” diyerek konunun öncelikle Efendimiz (SAV)’in bir mucizesi ve “Ben ilmin şehriyim. Ali ise, onun kapısıdır."(1) işaretine mazhar Hz.Ali (K.V)’nin bir kerameti olarak takdim etmektedir. Soruda sorulan metin şu şekildedir; “Sonra Hazret-i Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâimü's-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum"(18.Lema) Görüldüğü üzere, Hz.Ali’ye (K.V.) inen bir Sekine’den bahis vardır, yoksa haşa- Peygamberane bir vahiyden değil! Bahse konu Sekine, Mecmuatü'l-Ahzabta “Kaside-i Ercûze” şeklinde geçmektedir.(2) Allah’ın altı İsm-i Azamı olan “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimleri ile bir dua-yı münacattır. Bediüzzaman Hazretleri bu "Sekîne" tâbir edilen İsm-i Âzamın okunma şeklini de “yetmiş bir âyet ile yüz yetmiş bir defa dâimî vird edinmeli” (Lemalar:Sayfa 425) şeklinde dile getirmektedir.

    İtiraz edilen husus; ifadede geçen “Sekine namıyla bir sayfa” ise Sayfa’dan murat İlahi bir ilhamvari mesajdır, yoksa Efendimize (SAV) inen “vahiy sayfaları” ile karıştırılmamalıdır. Şayet itiraz Cebrail'i(AS) görmüş olma Keyfiyeti ise, başta Hz.Aişe, Hazret-i Ömer, İbni Abbas, Üsame bin Zeyd, Ümmü Seleme, Sa’d ibni Ebî Vakkas gibi pek çok Sahabe, Cebrail (AS)'ı Dıhye veya bir süvari veya başka keyfiyette gördüklerini ilan etmektedirler.(3)

    Şayet itiraz Sayfa’nın kucağına düşme keyfiyeti ise, İmamı Gazali bu hususu veciz bir şekilde açıklamıştır: "Onlar vahiyle Peygambere (a.s.m.) nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali’ye (r.a.) emretti, “Yaz”; o da yazdı, sonra nazmetti."(Şualar:635) Konuyu özetlemek gerekirse; Cebrail (AS) Peygamberimizin (SAV) huzuruna geldiği vakit, altı İsm-i Azam’lı münacat duasını, murad-ı ilahi gereği, İlim Şehrinin Anahtarı Hz.Ali’ye (K.V.) nazmetmesi için getirmiş, Efendimiz de (SAV) Hz.Ali’ye Sekineyi bir Kaside şeklinde düzenlemesi için bildirmiştir. Murad-ı İlahi , nazmetme işlevini Hz.Ali’nin yapması istediğinden, Bediüzzaman Hazretleri “Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş” şeklinde belirtmektedir.

    “Sekine” hakkında Kur’an-ı Kerimde geçen; “Mü'minlerin kalplerine, imanlarına iman katıp-arttırsınlar diye, Sekine(güven duygusu ve huzur) indiren O'dur.” (Fetih Suresi, 4) Ayetin tefsirinde Elmalı Hamdi Yazır; Hz. Ali'nin “Sekine” ile neyi kast ettiğini şöyle açıklamaktadır:

    "Sekîne müminin kalbine sakin olup onu güvenli kılan melektir." “Sekine” ifadesini pek çok Hadis-i Şerifte de görmek mümkündür : Bir zat Kehf suresini okuyordu. Yanında da iki uzun iple bağlı olan atı duruyordu. Derken etrafını bir bulut kapladı. Ve bu bulut ona yaklaşmaya başladı. At da bu durumdan huysuzlanmaya, ürkmeye koyuldu. Sabah olunca adam Resulullah (sav)'a gelip vak'ayı anlattı. Hz. Peygamber (sav) ona şu açıklamada bulundu: "Bu sekine idi, Kur'an için inmişti"(4)

    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bir grup, Kitabullah'ı okuyup ondan ders almak üzere Allah'ın evlerinden birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekine iner ve onları Allah'ın rahmeti bürür. Melekler de kanatlarıyla sararlar. Allah, onları, yanında bulunan yüce cemaatte anar."(5)

    Ben şehadet ederim ki Ebu Hüreyre ve Ebu Said (ra) Resulullah (sav)'ın şöyle söylediğine şehadet ettiler: "Bir cemaat oturup Allah'ı zikrederse, mutlaka melekler etraflarını sarar, Allah'ın rahmeti onları bürür, üstlerine sekine iner ve Allah onları yanında bulunan (büyük melek)lere anar."(6)

    Netice olarak, Hz.Ali’nin Sekine mahiyetinde İsm-i Azam duasını nazmetme keyfiyetine mazhar olmasının Ehl-i Sünnet perspektifinde bir sakıncası yoktur. Bu Hz.Ali’ye inen bir vahiy değildir, Efendimiz (SAV)’e inen İsmi Azam duasının, Hz.Ali’ye bildirilerek onun nazmetmesidir. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de buna isnaden olsa gerek, “Sekine insanını” şu şekilde tarif etmektedir: Sekîne’ye mazhar bu âhenk ve huzur insanı, davranışları itibâriyle vakûr, emniyet telkîn edici, inandırıcı ve ciddî, iç âlemi itibâriyle ve Allah’la münâsebetleri açısından da temkinli, dikkatli, benlik, çolpalık ve şatahat düşüncesinden uzak ve bektâşiyâne hezeyanlara karşı da hep kapalıdır. Her vâridat ve her inşirâh veren esintiyi O’ndan bilir, edep ve şükranla iki büklüm olur, her huzursuzluk ve tatminsizliği de mahiyetindeki boşluklarla irtibatlandırır, kendini sorgular ve nefsiyle hesaplaşır.(7)

    (1) Tirmizî, Menâkıb: 20; el-Hakim, el-Müstedrek, 3:126
    (2) Ahmet Gümüşhanevi Hazretleri, Mecmuatul Ahzab , Sayfa 582-597.
    (3) Buhârî, Fedâilü’l-Eshâb: 30; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:276-277; Ahmed İbni Hanbel, Fedâilü’s-Sahâbe (tahkik: Vasiyyüllah), no. 1817, 1853, 1918; Müsned, 1:212; el-Askalânî, el-İsâbe, 1:598. ; Buharî, Mağâzî: 18, Libas: 24; Müslim, Fedâil: 46, 47, no. 2306; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:361. ; Buharî, İmân: 37; Müslim, İmân: 1-7.
    (4) Buhari, Fedailu'l-Kur'an 11; Müslim, Müsafirin 240, 241, (795); Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 6, 2887
    (5) Ebu Davud, Salat 349, 1455
    (6) Müslim, Zikr 39, (2700); Tirmizi, Da'avat 7, (3375)
    (7) Sızıntı, Nisan 1991, Cilt 13, Sayı 147 Okunma Sayısı : 15848




  6. #6
    Üye
    Üyelik tarihi
    25 Ekim 2011
    Yaş
    26
    Mesajlar
    13
    bir sey daha sorucam.ebced degeri ile sureleri ve ya esmalari okudugumuzda huddam istenilen bir insana gele bilirmi?bir de ben bazi havas sitelerinde buyuden kurtulmak konusuna tokundum ve onlar beni buyuden temizlediklerini ve koruma altina aldiklarini soylediler koruyucu dedeler varmi.simdi bunlar yalancibir hocalarmi?cindarlarmi?ama ben kendimde iyilesmeler hiss ediyorum.bir de yillar once benim hayatimda her sey alt ust oldu.ben delirmistim sanki bir cok sikintilarimdan kurtulmak icin falcilara gittim namazimdan uzaklastim dinimden uzaklastim sanki kendim diyildim beni idare eden kuvve vardi.ama falcilardan bana hayir diyil tam eks olarak ziyan geldi ben ayildigimda fala tovbe ettim.ama bu havas sitelerinde yardim etmezden once Kuranla bakim yapiyorlar buyu ve ya musallet varmi yokmu diye.bakmadan hic bir sey yapmazlar yani tam yemin olmak icin bakim yapiyorlar ve gerekirse insani temizliyorlar tam ucretsiz yani Allah rizasi icin yapiyorlar umacagi bir seyler yok.simdi bu bakim yaptirsam ben tovbemi bozmus olurmuyum?yani fala tovbe ettim ama simdi durumum icin bakim yaptirmaliyim.ben ordaki hocalardan sordum ki bu bakimlari falmidir?cevap olarak HAYIR FAL DIYILDIR.FAL GECMISDEN VE GELECEKDEN HABER ALMAKTIR-boyle cevap verdiler bana.



  7. #7
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    15 Şubat 2009
    Mesajlar
    109
    bacım koruyucu dede kim inanama böyle hurafelere


    Büyüyü bozmak için bir hocaya gitmek caiz midir?


    Geçen gün görüştüğümüz hoca bende büyü olduğunu, yapan kişinin kim olduğunu ne sebeple yaptırdıgını tek tek anlattı.Yapılan büyü aılede herkesi etkiliyormuş bundan kurtulabileceğimizi yalnız 250 ytl ye mal olacagını söyledi. Para karşılığı büyü halinin kaldırılması caiz midir?

    Değerli Kardeşimiz;

    Bu konuda olur olmaz herkese müracaat etmek doğru olmaz. İlmine ve takvasına güvenilen ve hiç bir maddi menfaat beklemeden Allah rızası için isanlara yardım eden ilim sahibi kişilerin tavsiyelerine göre de hareket edilebilir.

    Büyüye maruz kişilerin sıkıntısını kaldırmak için yetkili bir kimsenin bunu kaldırmak için uğraşmasında sakınca yoktur. Bu işi yaparken masraflar çıkıyorsa bunlarında o kişiye ödenmesi caizdir. Ancak bu işi ticaret amaçlı yapanların özellikle pazarlık yapanların Allah rızasından başka gayeler edindiği aşikardır. Böyle bir şey yapmak caiz olmaz.

    Kişinin Allah'a sığınması, iman ve ibadet konusundaki titizliği ile, büyünün tesir etmesinde etkili olan şeytanın insana yaptığı telkinlere kulak asmaması, şeytanın insanlar üzerindeki etkisini azaltır ve büyünün tesirinden de korunmuş olur. Çünkü şeytanın yaptığı, sadece telkin yoluyla korkutmak, şüpheye düşürmek, vesvese vermekten ve temelsiz kuruntulardan, neticesi olmayan vaatlerden başka bir şey değildir. Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle denir: "(Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi, aldatmacadan başka bir şey değildir." (Nisa suresi, 120)

    Ayette geçen "ümitlendirme" ve "söz verme", bilindiği gibi geneldir. Ancak konumuzla ilgili olması da söz konusudur. Çünkü insan, pek çok şey umar. Hatta kendini umduğu şeylere, yani beklenti ve ümitlerine öylesine kaptırır ki, bazen kendi kendisini bile büyüler ve olmasını istediği şeyler için büyücülere gider. Bu da, yanlış olduğunu bile bile bu yola gitmesi ve şeytanın bu konuda kendisine teminat vermesiyle olur. Bu, genellikle haramlarda olur. Yani bir bakıma insan kendisinde büyü olduğunu, birilerinin bu işle ilgilendiğini düşünerek, hastalığı davet eder. Oysa, gerçek öyle olmayabilir.

    Nitekim ayetlerde, "İman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir hakimiyeti olmayacağı"ndan, "Ancak onu dost edinip Allah'a ortak koşanlar üzerinde hakimiyet kurabileceğinden söz edilir. (Nahl suresi, 99-100) Hakimiyet kurma konusunda insanın, inanmanın yanı sıra ihlaslı olması da söz konusudur. Şeytanın, ihlaslı kimseler üzerinde bir hakimiyeti söz konusu olamayacağı, bu kimseleri Allah'ın koruyacağı belirtiliyor. Ancak "İhlassız ve tevekkülsüz kimselerden gücünün yettiklerini kandıracağı, davetiyle şaşırtacağı; süvarileri ve yayaları ile onları yaygaraya boğup; mallarına, evlâtlarına ortak olabileceği, kendilerine vaatlerde bulunarak aldatabileceği" konusunda şeytana izin verilmiştir. (İsra suresi, 63-65) Bu da, yaşamakta olduğumuz hayatın bir imtihan olmasından kaynaklanmaktadır. Yoksa tam bir yetki değildir. Zaten şeytan, insana boş kuruntulardan başka bir şey telkin etmez.

    Açıkça anlaşılan odur ki, şeytanın, etkisi altına alıp rahatsız ettiği kimseler, onun kendisine sokulmasına zemin hazırlayan ve bu işe meydan veren kimselerdir. Zira şeytanın, Allah'ın halis kulları üzerinde kesin bir etkisi yoktur. Bunu yapmaya çalışsa bile onlar, dua ve ibadetlerle, Allah'ın kitabını okumakla bu işin üstesinden gelirler. Zaten büyü ve büyücülük yapanlar hakkında indirilen ayetin sonunda da ", Ama onlar, Allah'ın izni olmadan, büyü ile hiç kimseye zarar veremez." (Bakara suresi, 102) buyurulmaktadır.

    Büyünün hakikat olduğu kabul edilince, herkese tesir etmesi de tartışılmaz. Ancak daha fazla tesir ettiği kimseler de mevcuttur. Bunlar da şeytanın vesvese ve evhamlarına önem veren ve bu tür şeylere açık olan kimselerdir. Böyle kimseler, daha çok kendi kendilerini bir saat gibi kurup hasta eder. Çünkü şeytan, insana sadece vesvese verir ve yanlışı doğru olarak göstermek ister. Aslında hiç de önemli olmayan ses veya görüntüleri kendince değişik şekillere ve seslere benzetenler evhamlı, itikadı zayıf, ibadeti ve zikri olmayan, Allah'a olan görevleri konusunda gevşek davranan ve ibadetlerini ihmal eden kimselerdir. Nitekim, ayette, bu hususlara işaret edilmektedir. (Hac suresi, 52-55)

    Bütün bu saydıklarımızın dışında, büyünün tesir ettiği takva sahibi kimseler de yok değildir. Ancak, yüce Allah'a teslimiyet gösterilip tevekkül edildiği ve tam anlamıyla sığınıldığı, günlük evrad-ü ezkarlar okunduğu, günlük ibadetlere titizlikle devam edildiği, her gün birkaç sayfa Kur'ân-ı Kerim ve Kur'ân-ı Kerim'de Hz. Peygamber'in (a.s.m.) okunmasını tavsiye buyurduğu sure ve dualar okunduğu takdirde büyünün tesiri önlenebilir. Çünkü kötü niyetli kimseler büyü yapsalar bile, herkesin ve her şeyin üstünde mutlak güç ve kuvvet sahibi Allah vardır ki, O'nun gücü dünyanın bütün sihirbazlarının ve kendilerine yardımcı olan cinlerin ve şeytanların gücünden üstündür. Zira, kendisinde güç bulunduğunu iddia edenleri de yaratan Allah'tır. O dilemezse hiç bir şey olmaz. Nitekim, Hz. Peygambere yapılan büyü konusunda Cenab-ı Hak (c.c.) "Felâk" ve "Nas" surelerini indirip bunlarla dua edip kendisine sığınmasını istemiştir. Hz. Peygamber de öyle yaparak şifa bulmuştur. Böylece Peygamberimiz, büyücülerin gayretlerini neticesiz bırakmış ve arzularını kursaklarına tıkamıştır.

    Nitekim, "Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler." (A'raf suresi, 201) Ayette işaret edildiği gibi, şeytani bir etki altına giren kimsenin ilk yapacağı şey, Allah'a sığınmak olmalıdır. Allah'ın emrettiği hususlar kısaca, kişinin helâl ve haramları gözetmesi, dua ve ibadetlerine dikkat etmesi, maddî ve manevî olarak temiz, duygu ve düşünceler içerisinde, halis bir niyetle Allah'a müteveccih olmasıdır. Zira şeytan, kıyamet günü vaatlerinin birer aldatmaca, gerçek gibi gösterdiği şeylerin birer kuru yalandan başka bir şey olmadığını söyleyip işin içerisinden çıkacak ve büyücülerin ve peşinden gidenlerin hepsini yüzüstü bırakacaktır. (İbrahim suresi, 14:22)

    Bakara Sûresi'nin 102. ayetinden de anlaşılan odur ki, sihirlerin en büyük tesiri, ruhlar üzerindedir; fikirleri bozar, kalpleri çeler, ahlâkı perişan eder, toplumların altını üstüne getirir. Şu halde, 'sihrin aslı yoktur' diye aldanmamalıdır. Ve böyle sihirbazlardan sakınmalıdır.

    Bununla beraber bunları yapanlar, Allah'ın izni olmadıkça kimseye bir zarar veremez. Çünkü gerçek tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne tabiatta, ne ruhta, ne yerde, ne gökte, ne şeytanda, ne de melektedir. Hakiki müessir, ancak ve ancak Allah'tır. Fayda ve zarar denilen şey de ancak O'nun izni ile meydana gelir. O halde, her şeyden önce Allah'tan korkmalı ve Allah'a sığınmalıdır ve bunlara karşı koymak için de Allah'ın kitabına sarılmalıdır.

    NÂS SURESİ'NİN KARANLIK GÜÇLERE VE BÜYÜYE KARŞI OKUNMASI

    "De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine, İnsanların hükümdarına, insanların ilahına, O sinsi vesvesecilerin şerrinden. O ki, insanların göğüslerine vesveseler fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan." (Nas suresi, 1-6.)

    Gerek görünüp bilinen, gerekse görünüp bilinmeyen gizli düşmanlarımıza karşı okunan ve kendisiyle Allah'a sığınılan dua makamında bulunan ve "Muavvizat" denilen, Kur'ân-ı Kerim'in son üç suresi, yani "İhlas, Felâk ve Nas" sureleri, her derde deva niteliğindedir ve (deyim yerindeyse) bu üç sure, "Kur'ân eczanesinin aspirinleri"dir. Bu sebeple, bunlarla Allah'a sığınmalı ve gecenin karanlığından, şeytanların, cinlerin, büyücülerin, vesvesecilerin şerrinden bunlarla korunmalıdır.

    Malumdur ki, büyünün tesir etmesi, kişinin içinde bulunduğu psikolojik durumlarla, karamsarlık, evham ve şüphelerle de yakından ilgilidir. Felâk ve Nas Sûresi'nde ise bu noktalara işaretle, normal durumlarda olduğu gibi, insanın başına böyle bir hal geldiğinde de yine sadece Allah'a sığınması istenmektedir. Nitekim, Kur'ân-ı Kerimde, "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar" buyuruluyor. (En'am suresi, 112.)

    Mealini verdiğimiz, bu ayete göre; insanın her türlü tehlikeye açık olduğu, cinlerden ve insanlardan olan düşmanlarının gerek muhatap olduğu yaldızlı ve sihirli sözlerle, gerekse kitaplara dökülen ve asıl niyetlerinin ne olduğu bilinmeyen kurgu dolu yazılarla rahatça kandırılabileceğini görmekteyiz. Bütün bunlara karşı da, dinlediği kimseyi Allah adına dinlemesi ve işine O'nun adıyla, "Euzü-Besmele" ile başlaması gerekliğini, okuduğu kitapları da hak namına okuyup, hakikate dair mesajlar almak kaydıyla ve yine "Euzü-Besmele" çekerek okuması gerektiğini anlıyoruz. Çünkü şeytan, Allah namına başlanılıp bitirilen işlerde çok rahat parmak oynatamaz. Büyücülerin ve insanı kandırmak amacı güden bir kısım edebiyatçı ve felsefecinin kötü niyetleri de ancak bu yolla akim kalır. Yoksa bunların bu yollarla insanları aldatması, okuyucularını veya dinleyicilerini konunun ritmine kaptırıp büyülemeleri mümkündür. Zaten sapıtanların çoğu da böyle saptırılmaktadır. İşte, buna binaen, bu üç surede, önce İhlas Sûresi ile "Tevhid İnancı" telkin edilerek başlanması, Felâk ve Nâs Sûresi ile de Allah'a sığınılması istenmektedir.

    Nitekim, Yazır, bu sureyi genişçe tefsir etmiş ve bu surenin tefsirini yaparken Kurtubi'nin Ebu Zer'den naklettiği ilginç bir hadis-i şerifi de nakletmiştir. Ki, bu hadiste Hz. Peygamber (a.s.m.), "insan şeytanlarına" dikkat çekerek; "Sen insan şeytanından Allah'a sığındın mı?" (Hak Dini Kuran Dili, X. 191 ) buyurmuştur.

    Kısacası, günlük hayatımızda dua ve ibadetlerimize dikkat eder, dualarla Allah'a sığınır ve gerektiği gibi yakın olursak, O’nun himayesine girer, büyüden ve büyüyü uygulayabilecek büyücülerden, habis ruhlardan korunmuş oluruz.
    Bu çalışmayı yaptığım sırada, daha önceleri de merak ettiğim bir medyumla tanıştım. Arkadaşlarımın da ısrarıyla, bana bir bakmasını istemiştim. Suya baktı, cinlerini çağırdı ve onlara, bende büyü olup olmadığını sordu. Sonra, birkaç defa bir suya bir de bana baktı ve "Ne ile korunuyorsun?" diye sordu. Ben de "Nasıl yani?" diye karşılık verince, merakla, "Her gün ne okuyorsun?" dedi. Bunun üzerine, "Ne oldu ki?" deyince, bana, "Size pek çok kere büyü yapılmış ama tutturamamışlar. Eğer bunları özel bir dua ile korunmayan, normal bir insana yapmış olsalardı, şimdiye çoktan işi biterdi!" dedi. Ben de her gün mutlaka "Cevşen'ül-Kebir" okuduğumu ve namazlardan sonra da sünnete uygun dua ve tesbihatlarımı yaptığımı söyledim.

    Bu durumda, tedavi olmak için, habis ruhlarla ilişki kurup yanlış işler de yaptığını bildiğimiz büyücüler yerine, doktorlara ve tıbba müracaat etmek gerekir. Dua ile yapılacak tedavilerde de, Resulullah'ın (a.s.m.) tavsiye ettiği dualara, ayrıca, Kur'ân'dan örneklerini verdiğimiz dualara başvurmak gerekir. Efendimizin (a.s.m.) kendisinin de yaptığı, Hz. Âişe'den (r.a.) rivayet edilen şu tavsiyeye uymak da en doğru davranış olur; "Hz. Peygamber (a.s.m.), yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ( Felak ve Nas sureleri) ve Kul Hüvallahu Ehad'i okur, ellerini, yüzüne ve vücuduna sürer, bunu da üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman, aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi." (Buhari, Fedail-ul Kur’an, 14, Tıbb,39)

    Hz. Peygamber (a.s.m.), hastaları, tedavi etmek için büyücülere göndermemiştir. Ya tıbba havale edip hekimlere göndermiş, ya da Kur'ân ve Sünnet eczahanesine göndermiştir. Böylece evrensel şifalardan faydalanmasını istemiştir. Hem zaten Yüce Allah, Kur'ân'ın, müminler için bir —rahmet ve bir şifa olduğunu bildirmiş (İsra Suresi,82), manevi dertlerimiz için başvuru kaynağı olarak da Kur'ân'ı göstermiştir.

    Arif ARSLAN, Büyü Fal Ve Kehanet
    Selam ve dua ile...



sekine duası,  diyanet sekine duası,  sekine duasını okuyan varmı,  sekine duası yorumları,  havas ilmi caiz midir,  sekine duası nedir,  sekine duasi yorumlar